Fatih: “Çınarlı, kubbeli mavi bir liman”ın müstesna muhiti

10 bin adımda Fatih

Yürüyecek yol çok, hızlı bir kahvaltıyla yola koyuluyoruz. Fevzipaşa Caddesi’ndeki Saray Muhallebicisi’nde kahvaltı ederken anlatıyor spor yazarı İbrahim Altınsay: “Buraya eskiden Tramvay Caddesi derlerdi. Fevzipaşa Caddesi’nde postanenin önünden 34 ve 28 numaralı Beşiktaş otobüsleri, Akdeniz Caddesi’nden de Eminönü ve Taksim dolmuşları kalkardı. Sonra da Edirnekapı ve Taksim otobüsü konuldu. Şu nedenle anlatıyorum. Fatihli muhafazakârca orta sınıf ve küçük burjuvazi hafta sonunu ve eğlence zamanını pek burada harcamazdı. Genelde Beyoğlu’na çıkardı. Özellikle cumartesi-pazar ama cumartesi daha yoğun, postanenin önü kalabalık olurdu. Herkes şık haliyle buranın dışına giderdi.”

Osmanlı’daki en kapsamlı ve gösterişli külliye olan Fatih Camii Külliyesi, 8 tane Akdeniz, 8 tane Karadeniz medresesiyle simetrik bir planı olan devasa bir kompleks. Medreselerin dıştaki dörder tanesi çok önce yıkılmış. Günümüze kalan kısımlara dikkat ediliyor ancak son dönem yapılan restorasyonlarla, cami avlusunda yeşil alan ve ağaç neredeyse kalmadı. Cami ile uyumlu dış  avlu taşları da kaldırıldı.

İstanbul’un Osmanlı Aksı
“Tramvay Caddesi deyip geçme” diyor Altınsay, “Bizans döneminde kentin ana aksı denize yakın Altın Kapı’dan başlıyor ve forumlar dizisiyle Ayasofya’ya kadar uzanıyor. İmparator’un geçtiği yol. Fetih’ten sonra Altınkapı tarafını kapatıp Yedikule haline getiriyor Fatih, mahkumları ve ganimeti koymak için. Şehrin girişi Edirnekapı oluyor. Sonra Havariyun Kilsesi’nin temelleri üzerinde son derece simetrik olarak kendi külliyesini yaptırıyor. Sonra Şehzadebaşı’ında Yeniçeri Ortaları (Kışlaları), Beyazıt’ta saltanat saray, onun arkasında Kapalıçarşı Bedestenleri ve nihayet Ayasofya… Bütün bu temel işlevlerle şehrin yeni aksı oluşuyor. Bu aksla birlikte Osmanlı şehircilikte de emperyal aşamaya geçiyor”.

Atik Sinan tarafından yapılan cami 22 Mayıs 1766’daki büyük depremde yıkılıyor. Çok azına sadık kalınarak Sultan II. Mustafa tarafından farklı bir planla 1771’de tamamlanarak tekrardan hizmete giriyor. Caminin arkasında Fatih Sultan Mehmet, eşi ve Sultan II. Bayezit’in annesi
Gülbahar’ın türbeleri var. Bir not: Osmanlı ordusunda başarılı bir seferden sonra Fatih’in türbesinin duvarlarını ele geçirilen silahlarla donatma geleneği varmış. İnsan o görüntüyü merak ediyor.

“Külliye deyip geçme” diyor yine Altınsay “Sadece ibadet yeri değil burası. Merkezde toplanma yeri olan ve avlusunda yoksulların barındığı cami var ama çevresinde Medreseler, Tabhane, Darüşşifa, Kütüphane, Muvakkithane, İmarethane, hamam vs. olan hem ilmî hem de içtimai bir merkez… Osmanlı sultanları ve paşaları bir bölgeyi imar etmek isteyince o yöreye hemen bir külliye yapıyorlar. Fatih külliyesi şu anda bu özelliğini en çok koruyanlardan”.

Altınsay “geçme” diyor ama külliyeyi oluşturan yapıların arasından gözüken komşu bir sokak lezzetiyle araya gireyim. Külliye sonrası kaçmasın. Bol kayısı marmeladı ve rulo yapılmış pandispanya, Fatih sarması olarak karşınızda. Mutlaka deneyin (Tarihi Fatih Sarmacısı, Aslanhane Sokak, No: 14/A).

Darüşşafaka’nın doğduğu yer
Çarşamba üzerinden Darüşşafaka’nın bugün Uluslararası Fatih Sultan Mehmet İmam Hatip Lisesi olan binasını ve kampüsünü geziyoruz. 1863’te Islahat Dönemi sonrası Darüşşafaka Cemiyeti kuruluyor. Cemiyet Müslüman çocuklarını devlet kademelerine özellikle posta idaresine yetiştirmek amacıyla bir okul açıyor. Daha sonra planını Ohannes Amira Balyan’ın çizdiği bu bina inşa ediliyor 1873’te. İbrahim Altınsay, buranın 100. yıl mezunu. Beşiktaş’ın da 100. yıl yönetimindeydi. “Bakalım Cumhuriyet’in 100. yılında ne yapacağım” diyerek gülüyor. Burada 8 sene yatılı, İngiliz sistemiyle okumuşlar. Okulun hemen köşesinde bir sarnıç var. Eskiden limonlukmuş, şimdi restoran olmuş. Özel davetler veriliyor.

İbrahim Altınsay, Darüşşafaka yıllarında, Saraçhane'de...
İbrahim Altınsay, Darüşşafaka yıllarında, Saraçhane’de…

“İstanbul, bir ‘ne kadar bozabilirsin’ deneyi. Ona rağmen direniyor. Özellikle Suriçi. Anılarım yaşatıyor beni burada. Yoksa bayağı ıstırap verici bu şehir…”

Okulun hemen arkasındaki Bizans döneminin açık su sarnıçlarının en büyüklerinden Yavuz Selim Çukurbostanı’nda otururken diyor bunu Altınsay. Burası artık bir park. İleride Vefa Stadı, şimdiki adıyla Karagümrük Stadı da bir diğer açık su sarnıcı. Mimar Sinan’ın en kıymetli eserlerinden birine çok yakınız şu anda: Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii.

Popüler kültürde, Mimar Sinan’ın Kanuni’nin kızı Mihrimah’a olan aşkı yüzünden gündeme gelen bir cami. Bir tane Üsküdar’da var. Mihrimah “güneş ve ay” demek. Güneş Üsküdar’dakinden doğup burada batar. Ay da Üsküdar’dan doğup buradan batar.

Altınsay buranın mimari olarak önemini şöyle açıklıyor: “Müthiş bir sadelik vardır. Yarım kubbeler yok. Tek bir kubbe, dört ayak ve dört duvar. Less is more’un (az daha çoktur) karşılığıdır. Bu caminin içerisi çok aydınlıktır. Aptullah Kuran burası için, ‘O zaman yekpare cam olsa, buranın dört tarafını yekpare cam yapardı Sinan’ derdi. Trakya’dan İstanbul’a geldiğini bu camiyi görerek anlarsın. Hâlâ da öyledir. Sanki kentin Edirnekapı girişini işaret eden, kentin önemini vurgulayan bir simge yapı. Mimar Sinan’ın bazı camilerinin bir özelliği daha var: Burada camiyi bir kat yukarıya inşa ediyor. Merdivenle çıkıp avluya geldiğin anda bütün dünyadan koparsın.”

Caminin muhteşemliğini teknik olarak da Aptullah Kuran’dan aktarayım, Mimar Sinan kitabından: “Pandantif, kubbenin yükünü, karekübün köşelerine aktaran geçiş sistemidir. Bu yüzden pandantifin en akılcı kullanış biçimi köşelerde ayaklara binen dört kemerli baldakendir. Ve yine bu nedenledir ki pandantifli yapı sisteminin en çarpıcı örneğini Sinan’ın Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii’nde görürüz, çünkü burada taşıyıcı olmayan duvarlar pencerelerle tül gibi delinip kubbeyi omuzlayan dört büyük kemer duvarların önüne taşırılarak baldaken açıkça belirtilir.”

Mimari demişken Batı etkili son dönem Osmanlı eseri Hırka-ı Şerif Camisi bir sonraki durağınız olsun. Yol üstünde lezzetli bir kebapçı var, belki uğrarsınız: Emin Usta’nın Yeri (Karabulut Sokak, No: 4).

‘Evlilik dünyası’ burada
Fatih aynı zamanda “Evlilik Dünyası” temalı bir bölge. Ana cadde boyunca, gelinlik dükkânlarının arasına kuyumcular, çeyiz alışverişi yapılabilecek dükkânlar ve buralarda gezerken yorulduğunuzda oturup soluklanacağınız; bir şeyler yiyip içeceğiniz restoranlar serpiştirilmiş. Tabii bu şaşaanın geçmişi var.

“Evlilik Osmanlı’dan beri mülk birliğidir. Mülk mülkle birleşir. Düğünler gösterişli olmalı ki herkes kendinden daha üst mülkle birleşsin. Osmanlı Fatih’e kadar çoğu kez Bizans’tan alıyor gelinleri. Ondan sonra Bizans mülkü üzerinde hak iddia ediyor. Ama Fatih, ‘kayzer’ olunca mülk bölünmesin diye başka hükümdarların kızlarıyla evlenmeyi yasaklamış. Ancak cariye alabilirsin” diyor Altınsay.

Artık Kariye Müzesi’ne de değen uzun bir yürüyüş sonunda, Kıztaşı’ndayız. Şimdi bile daha modern ve serbest havasıyla ‘yeni Fatih’ten farklı burası. Sokakları ağaçlarla gölgelenmiş hoş bir yer. Semte adını veren Kıztaşı, İstanbul’daki dört geç dönem Roma anıt sütunundan ikincisi. Üzerindeki kadın figürü yüzünden böyle anılıyor.

John Freely İstanbul’u Dolaşırken kitabında anlatıyor: “Bu sütun Evliya Çelebi tarafından bilinmesine rağmen uzun süre bir arka bahçede gözlerden uzak kaldı. 1908 yılında bir yangının çevredeki bütün evleri yok etmesiyle açığa çıkmıştır, bu tarihten beri de küçük meydan ortasında durur.”

Buraya kadar gelmişken, Kırma Tulumba Sokak’ta Horhor Çeşmesi’nin hemen ardındaki Horhor Bitpazarı’nı gezmelisiniz. Sonra Kıztaşı’ndan sağ tarafa doğru ilerleyip, Paçacı Mahmut Usta’da turu bitirme zamanı. Bunu hak ettik. İşkembe çorbası erkenden bitiyor. Kaçırırsanız üzülmeyin menü geniş. Ağzınıza layık bir lezzet mutlaka bulacaksınız (Kızanlık Caddesi, No: 16).

Yemek sonrası değişen İstanbul’u düşünüyoruz. Aramızda nesil farkı var ama fikrimiz aynı. Bu şehrin eski halini hep özleyeceğiz. “Hem içinde yaşayıp hem de o şehri özler misin” diye soruyor Altınsay.

Yaşadığımız şehir, Nâzım Hikmet’in hasretini anlattığı o şehir olmaktan uzaklaşıyor günden güne: “Çok yorgunum, beni bekleme kaptan. Seyir defterini başkası yazsın. Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman. Beni o limana çıkaramazsın…”

negüzelbina: İstanbul Belediye Sarayı

Bu bölgede görkemli Mimar Sinan eserleri arasında başınız dönebilir, ondan sonra ne yapıldı diye düşünebilirsiniz. Hayalkırıklığı yaşamayacağınız yapılar mevcut. İşte İstanbul Belediye Sarayı. Mimar Nevzat Erol’un eseri, 1953 yılında açılan ulusal yarışmada birinci seçildi ve inşa edildi. Dönemdaşı olan İstanbul’daki Hilton Oteli’yle uluslararası üslubun Türkiye’deki ilk temsilcilerindendir.

Moda: Asırlık ağaçlar, şiir dolu kaldırımlar, tek heceli kafeler

10 bin adımda Moda

Bugün sokaklarını gezerken insanın pek inanası gelmiyor ama 19. yüzyılın sonlarına doğru Moda boş bir arazi halindeymiş; fundalık ve çayırlardan oluşmaktaymış. 1877’de Moda’ya 95 İngiliz yerleşiyor, bu sayı 1906’da 149’a yükseliyor. Aralarına başka kimseyi almayan İngilizler burada kendi yaşam tarzlarını koruyarak keyifli bir hayat sürüyorlar: Yaz aylarında yatçılık, balıkçılık, deniz sporlarıyla iştigal ediyorlar, piknik yapıyorlar. Kışın da Moda İskelesi’ne inen yokuşta kızak kayıyorlar. O dönem tabii kendi mahkemeleri, avukatları, eğitim kurumları ve hastaneleri bile var. Türkiye Cumhuriyeti ilan edildikten sonra, 1940’ta 65 kişi kadar kalan koloni, sonralarda 13 kişiye kadar düşüyor.

Şimdi, Beyoğlu’nun eski Beyoğlu olmayışı, insanların artık eğlenmek için Kadıköy’ü tercih etmeye başlamasıyla beraber hızla kalabalıklaşmaya başladı Moda. Artık her işinizi yapmak için önce sıraya girmeniz gerekiyor. Bu, arabayla geldiyseniz otopark sırası, üzerinizde nakit para yoksa para çekerken bankamatik sırası, herhangi bir yerde bir şeyler yiyip içecekseniz sipariş sırası bekleyeceğiniz anlamına geliyor. Hadi işi ilerletelim, yürüyecekseniz bile sıraya gireceksiniz.

Kahvaltınızı mahallede son yıllarda ortaya çıkan ve yeni yerinde hizmet veren Munchies’de krep-pankekle yapabilir ya da Moda Caddesi’ndeki komşusu Naan’da şansınızı deneyebilirsiniz. Yiyeceğinizi yanınıza alıp Moda çay bahçesinin içecek servisinden faydalanabilirsiniz. Uyarı, güzel masaları kapmak için erken gidin. Şimdi diyeceksiniz ki, her işi sırayla yapacaksak burada işimiz ne? Ben de size kalabalığa fazla maruz kalmadan kendinizi ara sokaklara atıp sessiz noktalar bulabileceğinizi ve bu sessizlikte Moda’nın en eski sakinleriyle buluşabileceğinizi söyleyebilirim: Ağaçlar.

İstanbul’un Doğal Mirası Anıt Ağaçlar çalışmasıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi, şehirdeki kadim ağaçları kayıt altına almış. Ağaçları adres belirterek sınıflandırmış. İki ciltlik kitabı edinemezseniz www.anitagaclar.com adresinde dijital olarak görebilirsiniz.

218 yaşındaki ağaç
Moda Çay Bahçesi’nin devamındaki Ferit Tek Sokak bu konuda oldukça bereketli. Bu sokakta yürürken denize doğru bakarsanız manzarayla aranıza en küçüğü 98 en büyüğü 218 yaşında olan 28 tane Sakız Ağacı girecek. Sokakta yürürken yere bakarsanız göreceğiniz şey Nâzım Hikmet dizeleri olacak. Kadıköy’de Cemal Süreya, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Özdemir Asaf’ın yaşadığı sokaklara şiirlerinin yazılmasının devamı olarak bu yılbaşında da bu sokağa Nâzım Hikmet’in Güzel Günler Göreceğiz, En Güzel, Bugün Pazar, Ceviz Ağacı şiirlerinden dörtlükler yazıldı.

Denize sırtınızı gördüğünüzde de karşınıza devasa balkonlarıyla Moda apartmanları çıkacak. Apartmanların bir tanesinin adı Manzara. Sokağın hakkını veriyor doğrusu. Bu sokakta 40 numarada güzel bir köşk göreceksiniz, burası sokağa da adını veren ilk içişleri bakanı, eski Londra, Varşova ve Tokyo sefiri Ferit Tek’in bir dönem yaşadığı ev. Sokağı bitirip merdivenlerden indikten sonra karşınıza buranın meşhur meyhanesi Koço çıkacak. Hayır, Koço’ya değil onun altındaki bir yere gidiyoruz. Koço’nun girişinin hemen yanında üzerinde Ayazma yazan demir kapıdan geçip içeri girdikten sonra sağa döneceksiniz, birkaç basamak indikten sonra Aya Ekaterini Ayazması karşınızda. Mum yakıp dua edebilirsiniz. 

Troçki’nin evi de burada
Hemen karşıda mahallenin yenisi Kayıkhane var. Bu aralar konser programı yoğun. Hatta bilet bulabilirseniz bu akşam Ümit Besen & Pamela konserine gidebilirsiniz. İstikametimizi şu an kapalı olan Moda İskelesi’ne çevirip sahil boyu yürürsek Moda’nın en “sabit” bölgesine gelmiş oluruz. Sebebi burasının Anadolu Yakası’nda Caddebostan, Avrupa Yakası’nda da Maçka Parkı’yla aynı görevi görüyor olması: Çimlere yayılmacılık. Fenerbahçe Stadı’na doğru ilerlerken solda renkli merdivenlerin sonunda gri bir köşk göreceksiniz. Bu merdivenler sizi Şifa Sokak’a getirecek. Bu sokakta Esvapçıbaşı İlyas Bey’in evi varmış ancak daha sonra yıkılıp yerine apartman yapılmış. Bu evin önemi, Troçki’nin bir dönem burada kiracı olarak yaşaması. Sokağı yürümeye devam edelim, sol tarafımızda 12 numaralı apartmanın önünde İstanbul’da pek rastlayamayacağınız bir kaktüs göreceksiniz. Şu sıralar çiçek açmış durumda, kaçırmayın derim. İstanbul gibi betona boğulmuş şehirde bir daha ne zaman göreceğimiz belli olmayan detaylar bunlar sonuçta.

Yorulduk. Yaz mevsimindeyiz, belki havuza girmek bizi serinletebilir. Şifa Sokak’ı bitirdikten sonra sola dönünce önce Kadıköy Anadolu Lisesi, sonra Saint Joseph Lisesi’ni göreceksiniz, okulu bitirip sola dönünce okulun arazisinin içinde yer alan Club Quartier’e gidip ücreti mukabilinde havuzunu kullanabilirsiniz. Yemek yiyebileceğiniz yerler de mevcut. Küçük ve ihtişamlı beyaz çam Eski Moda Havuzu, şimdi Mehmet Ayvalıtaş Meydanı olan yere gelip turun kalanını tamamlayalım. Moda Caddesi’ne doğru yürürken karşımıza sürekli Moda’ya has tek heceli kafeler çıkacak. Hepsi kalabalık, hepsi revaçta. İşin sırrı tek heceli olmasında mı acaba? Ben, Kev, Zor, Dün, Dem, Yer vs. Benim tavsiye edeceğim yer bu kafeler haricinde Moda’nın daha yerli dükkânları olacak: Moda Caddesi üzerindeki Korkmaz Büfe’nin döneri, Kolombo Kebap’ın kebabı, zincirin ilk şubesi olan ve 1981’de açılan Kırıntı’nın büfe ürünleri…

O kadar Moda dedik, Barış Manço’dan bahsetmedik. 81300 Moda adresinde ikâmet etmiş olan sanatçının, Zeynep Kâmil Hastanesi’ni yaptıran Yusuf Kâmilpaşa’nın adını taşıyan sokağındaki evi artık müze. Kalabalığı takip ederseniz, Pape Kalfa’nın güzel eseri olan evin bahçesine çıkacaksınız zaten.

Ağabey Sokak’ta 35 numarada Pikap adında bir çiçekçi var. Çiçek alabileceğiniz gibi rica ederseniz Japonya’dan buraya kadar gelen özenle sakladıkları bonsai ağaçlarını görebilirsiniz. Buradaki örnek 1930’lu yıllarda saksıya dikilmiş bir beyaz çam. O kadar küçük haliyle o kadar ihtişamlı nasıl oluyor, şaşırabilirsiniz. Bu hafta futbol sezonu başlıyor, ezeli rekabetin centilmen bir örneğini sunarak lige bir selam sarkıtalım ve centilmenlik mesajıyla bitirelim artık. Ağabey Sokak, No:5 ve 7’deki ikiz binaların isimleri iki ezeli rakibin efsanelerinin adını taşıyor. Metin Oktay ve Büyük Fikret. Yıllardır bir arada kardeşçe yan yana duruyorlar. Bilmem anlatabildim mi?

#negüzelbina: Doktor Arif Sarıca Paşa Köşkü

Moda Caddesi üzerinde Ali Usta Dondurmacısı’ndan dondurma yemek isterseniz eğer kuyruğa girmeniz muhtemel. Kuyruktayken etrafı incelediğinizde karşı kaldırımda görkemli bir köşk göreceksiniz. Bu, 1903 yılında İtalyan bir mimar tarafından projelendirilen, ama burada birkaç köşk daha yapmış olan Pape Kalfa tarafından inşa edilmiş olan Dr. Arif Sarıca Paşa Köşkü. Birinci Dünya Savaşı sırasında iki yıldan uzun süre Ermeni Okulu olarak da hizmet verdi.

Balat: Renk ve olay cümbüşü

10 bin adımda Balat

Saat 9.30. Cumartesi sabahı için daha erken. Sokaklar bu nedenle sakin. Ama esnafta bir hareketlilik var. Daha ötesi, telaşlılar. Çünkü birkaç saat sonra 2017 verilerine göre nüfusu 13 bin olan mahalle epeyi kalabalıklaşacak. Ufak bir artış değil: Normal nüfusunun 10 belki 20 katı insan bugün bu sokaklarda gezecek. Tek cümleyle özetleyeyim: “Buralar karışacak, vaziyet alın.” Evet, Balat’tayız.

Perde yeniden açıldı
Nerede olduğumuzu bir de İlber Ortaylı anlatsın. İstanbul’dan Sayfalar kitabında (Hil Yayınları, 1986) şöyle anlatıyor Fener ve Balat’ı: “İstanbul denen dünya başkentinin siyasal tarihini, mimarisinin gelişimini, folklorunu, dillerini onun hiçbir semti bünyesinde Fener kadar yoğun bir renk ve olay cümbüşüyle barındıramaz. Haliç kıyısındaki bu dar semt, 1500 yıllık görkemli tarihin sıkıştığı bir dünya tiyatrosudur. Şimdi perde kapanmış, o renk cümbüşü toz tabakasının altında kalmış gibi, ama perdeyi yeniden açmak pekala mümkün.”

Ve perde yeniden açıldı işte. “Eski İstanbul’u elimde fotoğraf makinesiyle dolaşsaydım ve bu fotoğrafları Instagram’a koyabilseydim nasıl olurdu?” sorusuna her hafta sonu binlerce insan tarafından bu sokaklarda cevap aranıyor. Cevapların tatminkâr olduğu açık.

Fener, Balat, Cibali, son yıllarda Moda ve Karaköy’ü aratmayacak hızda açılan kafe-restoran- tatlıcıya ev sahipliği yapıyor. Müşterilerin mutsuz ayrıldığı yer sayısı oldukça az. O yüzden bir yer bulup, daha fazla kalabalıklaşmadan oturmalıyız.

Forno sabah 10’da açılıyor ve açıldığı dakika itibariyle en kalabalık mekan. Son masayı kapıyoruz. Taşfırını hasebiyle pide ve lahmacunda kendini ispat eden dükkân kahvaltıda da mahir olduğunu gösteriyor. Açık büfe kahvaltı, iki kişi 80 TL. Erken davranmak şart. (Kireçhane Sokak, No: 13. Pazartesi günleri kapalı)

“Her evin fiyatı var sahibinin aklında, o fiyatın arttığını bilmek, artacağı hayalini kurmak sanıyorum en az 20 senelik bir Balat klasiğidir. Balatlılar mahallenin şenlenmesinden, evlerinin değeri artacağı için mutluluk duyuyor.”

Cem Erciyes, Gazeteci

“Gitme, çayı yeni demledim”
Kahvaltıdaki kaloriyi kısmen yakmak için Balat yokuşları elverişli bir parkur. Varış noktası, siz daha Balat’a gelmeden çok uzaklardan göz kırpmıştı zaten: Görkemli kırmızı bina yani Fener Rum Lisesi. Merdivenli sokaklarda tepeye doğru tırmanırken, mahallenin asıl sahiplerini ve misafirler nedeniyle mahallenin dönüşümünü görün: Instagram için fon olan renkli basamaklar, duvarlarda yazılar, Yeşilçam’dan görüntüler, özlü sözler…

İşte duvar yazılarından bir demet: “Sevgili dost ellerin yok bu semtte, ama bu semt daha çok eskiyecek ellerin geldiğinde”, “Aslında gözlerim kahverengi, güneşe bakınca ela, düşmana bakınca bela, sana bakınca fena oluyorum lan!”, “Hikâyemiz güzel de prensesler dandik”, “Gittin! Bu gidiş bence ölümden de beterdir şarkısını bile bile gittin”, “Gitme, çayı yeni demledim”, “60 kg. yoksun, senden çektiğim 1 ton.”

Neyse yürüyelim biz. 15. yüzyıla dayanan Çıfıt Çarşısı’nı gezerken mahallede çekilen dizilerin etkisini de göreceksiniz. Buralara son dönemin fenomen dizisi Çukur için yolunu düşürenler mevcut. Bilmeyenler için bu diziyi twitter’da ‘meerkantoprozac’ isimli kullanıcının attığı tweet ile tanıtayım. “Çukur dizisi: Sakallı adamlar bağrışıyor… Türkçe rap… Sakallı adamlar silahlı çatışmaya giriyor… Ceylan Ertem… Kadın oyuncular iki laflıyor… Sazlı bir şeyler çalıyor… Sakallı adamlar hırsla yumruklarını sıkıyor… Bölüm sonu.”

Çukur yüzüğü de Çukur oyuncularının karakalem portreleri de hediyelik eşyalar arasında.

İtişsiz kakışsız satış
Kahve molası verebiliriz artık. Üst katında yaşayan, alt katını kafe yapan yerlere son örneklerden birisi Gibi. Zevkli dekorasyonu, dükkan önüne koyduğu rahat koltuklarıyla gelen geçeni izlerken ufak atıştırmalıklarla vakit geçirilebilecek bir yer. Sokağa hâkim konumu, güneş tepedeyken aylaklık için birebir. (Gibi, Vodina Caddesi, No: 24).

Balat, Gibi Cafe

Yeşilçam dekorlu kahvelerin arasından geçerken hediyelik eşya almak istersiniz belki. Uygun fiyatlı cam biblolar Yıldırım Caddesi, No: 18’de. Dükkân girişindeki uyarı buyrun diyor: “Bu dükkânda satışlar, itişsiz kakışsız yapılmaktadır.”

Balat’ın bu kalabalık hâliyle ilgili peki burada yaşayanlar neler diyor. Birkaç yıldır Balat’a taşınan gazeteci Cem Erciyes, mahallenin değişen havasını gözlemleyenlerden. Diyor ki, “Ben hafta sonları ortalığı kaplayan tatlı kalabalığı büyük bir zevkle ve neşeyle karşılıyorum, ama tabii ki aralarına fazla karışmıyorum. Çünkü neticede buraya eskicileri ve kafelerinden çok eski evlerini ve tenhalığını sevdiğimiz için taşındık. Yine de pek gitmesem bile gerektiğinde oturup bir kahve içip bir şeyler atıştıracak kafelerin sayısının artması insana güzel geliyor . Balatlıların özellikle erkeklerin gece kahveye gitmek yerine yeni türeyen müzayedelere takıldıklarını, orada vakit geçirdiklerini biliyorum ki, bu da işte o kalabalığın hayata bir katkısı…”

Müzayedeler muhtelif. Yanınızda eşyanızı getirerek de katılabiliyorsunuz, oturup hiçbir şey almadan, sadece izleyerek de. Esnaf da memnun katılanlar da.

Bütün gün mahalleyi gezip, yenilenen Sveti Stefan Bulgar Kilisesi’ni, Fener Rum Patrikhanesi’ni, Fener Rum Okulu’nu, Maria Muhliotissa Kilisesi’ni, Çıfıt Çarşısı’nı gezip yoruldunuz. Günü bitirme vaktidir artık. Seçenek bol. Balat Sahil Restoran’ın terasında Haliç’e karşı mükellef bir sofra bunlardan biri (Mürselpaşa Caddesi, No: 245). Gitmeden rezervasyon şart.

Burada her şey satılıktır
Evet perde açıldı ve bu mahalle tekrardan revaçta. Peki bu değişime ne diyorlar. Mahalleli memnunmuş. Erciyes anlatıyor: “Balatlılar bu ilgiden ziyadesiyle memnun. Çünkü Balat’ta aslında her şey satılıktır. Yani her evin bir fiyatı vardır sahibinin aklında, o fiyatın arttığını bilmek, artacağı hayalini kurmak sanıyorum en az 20 senelik bir Balat klasiğidir. Balatlılar mahallenin şenlenmesinden, evlerinin değeri artacağı için mutluluk duyuyor. Her şeyin fotoğrafını çeken kent içi turistlerden de gayet memnun olduklarını düşünüyorum. Hiç tepki gösteren görmedim. Beğenilmek, merak edilmek de insanların ruhunu okşuyor tabii ki. Hangi dizi nerede çekildi, sorun size herkes yardımcı olur mesela. Ama hır gür diyorsanız, bir tek dizi setleriyle oluyor. Aniden bütün bir mahalleyi işgal eden yolları kapatan, evlerin önünü dolduran dizi setleriyle mahallenin delikanlılarından teyzelerine kimsenin arasının bal kaymak olmadığını biliyorum.”

İmparatorluk mimarından satılık

Balat’ı terk ederken Eminönü istikametinde sağda kubbeli ama harabe halinde bir yapı göreceksiniz. Altında çerçeveci ve bir kısım atölye var. Burası, dünya tarihinin en önemli mimarlarından birisi Mimar Sinan’ın yaptığı Ayakapı Hamamı.

3. Murad’ın annesi Nurbanu Sultan tarafından yaptırılan bu hamam, satılık. Günümüz Yıldız Mimarlarının idolü Mimar Sinan’ın paha biçilemeyen eserinin 2017’de ederi 3 milyon euro olarak belirlenmiş.