Fatih: “Çınarlı, kubbeli mavi bir liman”ın müstesna muhiti

10 bin adımda Fatih

Yürüyecek yol çok, hızlı bir kahvaltıyla yola koyuluyoruz. Fevzipaşa Caddesi’ndeki Saray Muhallebicisi’nde kahvaltı ederken anlatıyor spor yazarı İbrahim Altınsay: “Buraya eskiden Tramvay Caddesi derlerdi. Fevzipaşa Caddesi’nde postanenin önünden 34 ve 28 numaralı Beşiktaş otobüsleri, Akdeniz Caddesi’nden de Eminönü ve Taksim dolmuşları kalkardı. Sonra da Edirnekapı ve Taksim otobüsü konuldu. Şu nedenle anlatıyorum. Fatihli muhafazakârca orta sınıf ve küçük burjuvazi hafta sonunu ve eğlence zamanını pek burada harcamazdı. Genelde Beyoğlu’na çıkardı. Özellikle cumartesi-pazar ama cumartesi daha yoğun, postanenin önü kalabalık olurdu. Herkes şık haliyle buranın dışına giderdi.”

Osmanlı’daki en kapsamlı ve gösterişli külliye olan Fatih Camii Külliyesi, 8 tane Akdeniz, 8 tane Karadeniz medresesiyle simetrik bir planı olan devasa bir kompleks. Medreselerin dıştaki dörder tanesi çok önce yıkılmış. Günümüze kalan kısımlara dikkat ediliyor ancak son dönem yapılan restorasyonlarla, cami avlusunda yeşil alan ve ağaç neredeyse kalmadı. Cami ile uyumlu dış  avlu taşları da kaldırıldı.

İstanbul’un Osmanlı Aksı
“Tramvay Caddesi deyip geçme” diyor Altınsay, “Bizans döneminde kentin ana aksı denize yakın Altın Kapı’dan başlıyor ve forumlar dizisiyle Ayasofya’ya kadar uzanıyor. İmparator’un geçtiği yol. Fetih’ten sonra Altınkapı tarafını kapatıp Yedikule haline getiriyor Fatih, mahkumları ve ganimeti koymak için. Şehrin girişi Edirnekapı oluyor. Sonra Havariyun Kilsesi’nin temelleri üzerinde son derece simetrik olarak kendi külliyesini yaptırıyor. Sonra Şehzadebaşı’ında Yeniçeri Ortaları (Kışlaları), Beyazıt’ta saltanat saray, onun arkasında Kapalıçarşı Bedestenleri ve nihayet Ayasofya… Bütün bu temel işlevlerle şehrin yeni aksı oluşuyor. Bu aksla birlikte Osmanlı şehircilikte de emperyal aşamaya geçiyor”.

Atik Sinan tarafından yapılan cami 22 Mayıs 1766’daki büyük depremde yıkılıyor. Çok azına sadık kalınarak Sultan II. Mustafa tarafından farklı bir planla 1771’de tamamlanarak tekrardan hizmete giriyor. Caminin arkasında Fatih Sultan Mehmet, eşi ve Sultan II. Bayezit’in annesi
Gülbahar’ın türbeleri var. Bir not: Osmanlı ordusunda başarılı bir seferden sonra Fatih’in türbesinin duvarlarını ele geçirilen silahlarla donatma geleneği varmış. İnsan o görüntüyü merak ediyor.

“Külliye deyip geçme” diyor yine Altınsay “Sadece ibadet yeri değil burası. Merkezde toplanma yeri olan ve avlusunda yoksulların barındığı cami var ama çevresinde Medreseler, Tabhane, Darüşşifa, Kütüphane, Muvakkithane, İmarethane, hamam vs. olan hem ilmî hem de içtimai bir merkez… Osmanlı sultanları ve paşaları bir bölgeyi imar etmek isteyince o yöreye hemen bir külliye yapıyorlar. Fatih külliyesi şu anda bu özelliğini en çok koruyanlardan”.

Altınsay “geçme” diyor ama külliyeyi oluşturan yapıların arasından gözüken komşu bir sokak lezzetiyle araya gireyim. Külliye sonrası kaçmasın. Bol kayısı marmeladı ve rulo yapılmış pandispanya, Fatih sarması olarak karşınızda. Mutlaka deneyin (Tarihi Fatih Sarmacısı, Aslanhane Sokak, No: 14/A).

Darüşşafaka’nın doğduğu yer
Çarşamba üzerinden Darüşşafaka’nın bugün Uluslararası Fatih Sultan Mehmet İmam Hatip Lisesi olan binasını ve kampüsünü geziyoruz. 1863’te Islahat Dönemi sonrası Darüşşafaka Cemiyeti kuruluyor. Cemiyet Müslüman çocuklarını devlet kademelerine özellikle posta idaresine yetiştirmek amacıyla bir okul açıyor. Daha sonra planını Ohannes Amira Balyan’ın çizdiği bu bina inşa ediliyor 1873’te. İbrahim Altınsay, buranın 100. yıl mezunu. Beşiktaş’ın da 100. yıl yönetimindeydi. “Bakalım Cumhuriyet’in 100. yılında ne yapacağım” diyerek gülüyor. Burada 8 sene yatılı, İngiliz sistemiyle okumuşlar. Okulun hemen köşesinde bir sarnıç var. Eskiden limonlukmuş, şimdi restoran olmuş. Özel davetler veriliyor.

İbrahim Altınsay, Darüşşafaka yıllarında, Saraçhane'de...
İbrahim Altınsay, Darüşşafaka yıllarında, Saraçhane’de…

“İstanbul, bir ‘ne kadar bozabilirsin’ deneyi. Ona rağmen direniyor. Özellikle Suriçi. Anılarım yaşatıyor beni burada. Yoksa bayağı ıstırap verici bu şehir…”

Okulun hemen arkasındaki Bizans döneminin açık su sarnıçlarının en büyüklerinden Yavuz Selim Çukurbostanı’nda otururken diyor bunu Altınsay. Burası artık bir park. İleride Vefa Stadı, şimdiki adıyla Karagümrük Stadı da bir diğer açık su sarnıcı. Mimar Sinan’ın en kıymetli eserlerinden birine çok yakınız şu anda: Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii.

Popüler kültürde, Mimar Sinan’ın Kanuni’nin kızı Mihrimah’a olan aşkı yüzünden gündeme gelen bir cami. Bir tane Üsküdar’da var. Mihrimah “güneş ve ay” demek. Güneş Üsküdar’dakinden doğup burada batar. Ay da Üsküdar’dan doğup buradan batar.

Altınsay buranın mimari olarak önemini şöyle açıklıyor: “Müthiş bir sadelik vardır. Yarım kubbeler yok. Tek bir kubbe, dört ayak ve dört duvar. Less is more’un (az daha çoktur) karşılığıdır. Bu caminin içerisi çok aydınlıktır. Aptullah Kuran burası için, ‘O zaman yekpare cam olsa, buranın dört tarafını yekpare cam yapardı Sinan’ derdi. Trakya’dan İstanbul’a geldiğini bu camiyi görerek anlarsın. Hâlâ da öyledir. Sanki kentin Edirnekapı girişini işaret eden, kentin önemini vurgulayan bir simge yapı. Mimar Sinan’ın bazı camilerinin bir özelliği daha var: Burada camiyi bir kat yukarıya inşa ediyor. Merdivenle çıkıp avluya geldiğin anda bütün dünyadan koparsın.”

Caminin muhteşemliğini teknik olarak da Aptullah Kuran’dan aktarayım, Mimar Sinan kitabından: “Pandantif, kubbenin yükünü, karekübün köşelerine aktaran geçiş sistemidir. Bu yüzden pandantifin en akılcı kullanış biçimi köşelerde ayaklara binen dört kemerli baldakendir. Ve yine bu nedenledir ki pandantifli yapı sisteminin en çarpıcı örneğini Sinan’ın Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii’nde görürüz, çünkü burada taşıyıcı olmayan duvarlar pencerelerle tül gibi delinip kubbeyi omuzlayan dört büyük kemer duvarların önüne taşırılarak baldaken açıkça belirtilir.”

Mimari demişken Batı etkili son dönem Osmanlı eseri Hırka-ı Şerif Camisi bir sonraki durağınız olsun. Yol üstünde lezzetli bir kebapçı var, belki uğrarsınız: Emin Usta’nın Yeri (Karabulut Sokak, No: 4).

‘Evlilik dünyası’ burada
Fatih aynı zamanda “Evlilik Dünyası” temalı bir bölge. Ana cadde boyunca, gelinlik dükkânlarının arasına kuyumcular, çeyiz alışverişi yapılabilecek dükkânlar ve buralarda gezerken yorulduğunuzda oturup soluklanacağınız; bir şeyler yiyip içeceğiniz restoranlar serpiştirilmiş. Tabii bu şaşaanın geçmişi var.

“Evlilik Osmanlı’dan beri mülk birliğidir. Mülk mülkle birleşir. Düğünler gösterişli olmalı ki herkes kendinden daha üst mülkle birleşsin. Osmanlı Fatih’e kadar çoğu kez Bizans’tan alıyor gelinleri. Ondan sonra Bizans mülkü üzerinde hak iddia ediyor. Ama Fatih, ‘kayzer’ olunca mülk bölünmesin diye başka hükümdarların kızlarıyla evlenmeyi yasaklamış. Ancak cariye alabilirsin” diyor Altınsay.

Artık Kariye Müzesi’ne de değen uzun bir yürüyüş sonunda, Kıztaşı’ndayız. Şimdi bile daha modern ve serbest havasıyla ‘yeni Fatih’ten farklı burası. Sokakları ağaçlarla gölgelenmiş hoş bir yer. Semte adını veren Kıztaşı, İstanbul’daki dört geç dönem Roma anıt sütunundan ikincisi. Üzerindeki kadın figürü yüzünden böyle anılıyor.

John Freely İstanbul’u Dolaşırken kitabında anlatıyor: “Bu sütun Evliya Çelebi tarafından bilinmesine rağmen uzun süre bir arka bahçede gözlerden uzak kaldı. 1908 yılında bir yangının çevredeki bütün evleri yok etmesiyle açığa çıkmıştır, bu tarihten beri de küçük meydan ortasında durur.”

Buraya kadar gelmişken, Kırma Tulumba Sokak’ta Horhor Çeşmesi’nin hemen ardındaki Horhor Bitpazarı’nı gezmelisiniz. Sonra Kıztaşı’ndan sağ tarafa doğru ilerleyip, Paçacı Mahmut Usta’da turu bitirme zamanı. Bunu hak ettik. İşkembe çorbası erkenden bitiyor. Kaçırırsanız üzülmeyin menü geniş. Ağzınıza layık bir lezzet mutlaka bulacaksınız (Kızanlık Caddesi, No: 16).

Yemek sonrası değişen İstanbul’u düşünüyoruz. Aramızda nesil farkı var ama fikrimiz aynı. Bu şehrin eski halini hep özleyeceğiz. “Hem içinde yaşayıp hem de o şehri özler misin” diye soruyor Altınsay.

Yaşadığımız şehir, Nâzım Hikmet’in hasretini anlattığı o şehir olmaktan uzaklaşıyor günden güne: “Çok yorgunum, beni bekleme kaptan. Seyir defterini başkası yazsın. Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman. Beni o limana çıkaramazsın…”

negüzelbina: İstanbul Belediye Sarayı

Bu bölgede görkemli Mimar Sinan eserleri arasında başınız dönebilir, ondan sonra ne yapıldı diye düşünebilirsiniz. Hayalkırıklığı yaşamayacağınız yapılar mevcut. İşte İstanbul Belediye Sarayı. Mimar Nevzat Erol’un eseri, 1953 yılında açılan ulusal yarışmada birinci seçildi ve inşa edildi. Dönemdaşı olan İstanbul’daki Hilton Oteli’yle uluslararası üslubun Türkiye’deki ilk temsilcilerindendir.

Samatya: Dizilerin ve filmlerin yıldızı

10 bin adımda Samatya

Her gün önünden geçtiğiniz, oturup kahve içtiğiniz herhangi bir dükkân, meydanında dolandığınız ya da sokaklarında yürüdüğünüz herhangi bir muhit, günün birinde “televizyona çıkacak” ve o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Burayı merak eden insanlar gelecek, zamanla kalabalıklaşacak, gelenler arasında umduğunu bulamayanlardan tut da beğenisini anlata anlata bitiremeyenlere kadar geniş yelpazede tepkiler etrafı saracak. Değişim hep dozerle olmuyor, bazen de bu şekilde dışarıdan gelen –hafta sonu göçü- belirliyor değişimi.

Yavuz Turgul’un tercihi
Son dönemin televizyon-beyazperde yıldızı Balat. Bir önceki yıldız ise Samatya olmuştu. 1998-2001 arası Türkiye’yi kasıp kavuran, final bölümünde hayatı durduran, Şener Şen ve Türkan Şoray’ın başrollerinde olduğu İkinci Bahar dizisiyle başlayan popülaritenin geldiği nokta: Dizi biteli 17 sene oluyor, dizinin çekildiği dükkân hâlâ revaçta. Ali Haydar İkinci Bahar ve dizide onun düşmanı Vakkas’ın mekânı olarak başrolde olan Develi karşı karşıya. Birinin lezzeti köklü geçmişinin teminatı altında. Karar sizin (Gümüş Yüksük Sokak, No: 5 ve No: 6). Bir yerde şarküteri varsa oraya uğramadan olmaz, hele ki bu kadar meyhanenin arasında varlığını koruyabiliyorsa: Ali Haydar İkinci Bahar’ın kapı komşusu Namlı’nın başka yerde şubesi yok.

Bu mahallede daha sonra Türkiye’yi ekran başına bağlayan Ezel dizisinin bazı kritik sahneleri ve Yavuz Turgul’un yönetttiği Gönül Yarası da çekildi. Biraz ilerideki Safa Meyhanesi de Yavuz Turgul’un bu muhitteki bir başka mekânı oldu. Av Mevsimi filminde Cem Yılmaz’ın “Hayde gidelum” diye başlayan meyhane sahnesi burada çekilmişti. Tarihi meyhaneyi de notlarınız arasına almalısınız (İlyas Bey Caddesi, No: 169).

‘Abi beni çek’
Sabah erken saatlerde yolunuz Samatya Meydanı’na düşerse göreceğiniz manzara belli: Meyhaneler yeni güne hazırlanıyor, her şey dükkânın önünü süpürmekle başlıyor. Daha sonra masalar diziliyor, beyaz örtüler seriliyor, bardaklar ve tabaklar masaya ters konuluyor ve görüntü hazır.

Ardından mutfaktaki hazırlık hızlanıyor. Günbilir Balık Restaurant’ın önünden geçerken “Abi beni çek” cümlesini işitip içeriye giriyorum. Elimdeki fotoğraf makinesini gören restoran çalışanı Abdullah ile tanışıyoruz bu şekilde. Erken saatte mezeleri hazırlamaya başlamış. İlk olarak haydari yapmış, devamını da bir çırpıda saydı. İştahlandırıcı bir mönüydü.

Sermet Muhtar Alus, 1939’da bu semt için şu notları düşmüş: “Samatya kelimesinin eski adı Psamatia. Evvelce de kıyıda birkaç meyhanesi, kahvesi, salaş deniz hamamı vardı. Süprüntüler, kavun, karpuz kabukları içinde kulaç atanlar görülürdü.”

Atıl durumdaki Kocamustafapaşa tren istasyonunu geçip tren yolunun sahil tarafını geziyorum. Eski-yeni bir arada diyebileceğimiz bir durum pek yok burada. Eski ve daha eski var. Böyle olması bence daha güzel. Daha yeni görünenler, eskinin makyajlanmış hali. Güzel örnekler var.

Eskiyi görebileceğiniz yer İçkalpakçı sokağı. Çıkmaz sokak tam bir Instagram cenneti. Eski evler, çamaşır ipindeki çamaşırlar, eski yağ kutularındaki yetiştirilen çiçekler, duvar yazıları, koşturup duran çocuklar, gelenlere sorgulayan gözlerle bakan sokak sakinleri. Evlerin bazılarının kapısı açık, içeriye kaçamak bakışlar atıyorum, kendime soruyorum: “Elimizde fotoğraf makinesiyle buralarda dolaşırken bu evlerde oturanlar bizim hakkımızda ne düşünüyorlar acaba?” Cevapsız soruyla yürüyüşe devam ediyorum.

Sokağın bitiminde karşınıza Telis Cafe çıkacak. Burasını her gün gördüğünüz esnaftan ayıran şey, gündelik hayatın acelesinde artık yeri olmayan “ikramcı esnaf” ekolünün temsilcisi olması. Kahvaltı için ne yiyebiliriz diye sorduğunuzda, “Fırından simit alın, ben de çayı koyayım, hatta bir simit de benim için alın” deyip, geldiğinizde simidinizin yanına kendi kahvaltısında yediği peynirinden ikram eden esnaf her yerde karşınıza çıkmaz. Buranın da güzelliği bu. Levent ve Bülent kardeşlerin bir çayını için. Üst katta da güzel salon var. Keyif alacaksınız (Büyük Kuleli Sok, No: 42). Simit dedik, tarihi Merkez Pasta Fırını var. Hayatınızda yediğiniz en güzel simit olmayacak ama ortalama simitten iyi.

Kiliseyle cami yan yana
Eremya Çelebi Kömürciyan’a kulak verelim mi? 1681’den sesleniyor: “Samatya’ya doğru ilerleyince önümüze geniş ve güzel yerler çıkar. Buradan uzakça bir mahallede bulunan Büyük Bedesten’e gidip gelenler, sabah akşam güneşi karşılarında bulurlar. Samatya adını taşıyan ikinci kapı ve iskele buradadır. Burada vaktiyle birçok meyhane vardı. Samatya’da Rumların altı yedi kilisesi vardır. Bu taraflarda bin haneden fazla Ermeni bulunmaktadır. Sulu Manastır denen muhteşem Surp Kevork Kilisesi ile Balıklı Ayazması buradadır. Kilisenin yaldızlı resimleri ile mihrabı hâlâ göze çarpmaktadır. Denize nazır bahçelerle çevrili Ermeni Piskoposluk makamı önce buradaydı. Bu kilise, Hünkâr Sultan Süleyman tarafından Rumların elinden alınarak bize verilmiştir.”

Surp Kevork Kilisesi’ne girmek istediğimde, “Normalde bugün açık değil, nereden geliyorsunuz” diye sorduktan sonra uzak yerden geldiğimi öğrenen “Bana Zafer diyebilirsiniz” diyen beyefendi, “Gelin ama fotoğraf çekmeniz yasak” diyerek içeri alıyor. “Üzücü olaylar yaşandı burada son zamanlarda. Güvenlik nedeniyle böyle yapıyoruz. Siz de aile olmasanız (Eşim yanımdaydı) belki girmemenizi rica edebilirdim” diyor. Üzücü olaylar olarak andığı, Samatya’da işlenen cinayetler.

Çekincesinde haksız değil. Burası ilk Patriklik makamı. Girince içeride sizi “Babanızdan ne isterseniz o size verilecek” yazısı karşılıyor. İçeride çalışma var, ayin hazırlığı yapılıyor. Kilisenin yanında Mimar Sinan’ın bir eseri de var: Çelebi Abdullah Abdurrahman tarafından yaptırılan Abdi Çelebi Camii. 1534’te inşa edilen caminin diğer isimleri ilginç: Çilingir, Sankiyedim, Yedimiçtim.

Günlerden cumartesiyse semt pazarının ortasına düştünüz demektir. Semt pazarı yeni yerleşim yerlerinde hayatın durmasına yol açarken eski semtlerde bir sakinlik oluyor. Samatya’daki de böyle. Tezgâhlar arasında gezinmek iyi gelecek. Hiçbir şey yapmazsanız kilisenin yan sokağında tezgâh açan seyyar dönerciden döner yiyebilirsiniz. İstanbul’da hafta sonu gezmesi yaparken karşınıza çıkacak güzel sürpriz dediğimiz şey tam da bu değil mi zaten?

#negüzelbina: Surp Kevork Ermeni Kilisesi

Panaia Perivlebdos isimli Bizans manastırı üzerine inşa edilen bu yapı, altındaki ayazma ve sarnıç sebebiyle Sulu Manastır olarak anılmış. Birkaç kere yanan kilise bugünkü şeklini 1885’te almış: Mikayel ve Hovhannes Hagopyan kardeşler maddi destek vermiş, mimarlığını da Bedros Nemtze yapmış. (Marmara Caddesi, No: 47).