Kurtuluş: Bu yolun sonu kalp damar servisi

10 bin adımda Kurtuluş

Acı dolu geçmişi anmadan olmaz. Hüseyin Irmak, 2003 yılında yayımlanan “Yaşadığım Kurtuluş: İstanbul’da Kadim Bir Semt” kitabında soruyor: “Niko ses ver Atina’dan. Taso, sen Selanik’ten. Nahabet sen nereden ses vereceksin peki? Varujan ya sen?” Kendisini şaşırtan şekilde, yaklaşık 40 yılın ardından nihayet ulaşabildiği arkadaşlarından gelen cevapları da ekleyerek kitabı tekrar aynı yayınevine teslim ediyor. 2017’de de yayımlıyor Aras Yayınları. Bu kez adı, “Tatavla’dan Kurtuluş’a”.

İki baskı arasındaki fark işte bu semtte yıllarca yaşanan acıların, değişimin kısa bir özeti gibi. Sayısız lezzet durağı Ama işte yıllar geçiyor ve hayat sürüyor. Aynı yerde geçmişin izlerini yer yer taşıyan yeni bir hayat kuruluyor. Burası Kurtuluş. Eski adıyla Tatavla. Arazi engebeli, sokaklar dar, evler bitişik nizam, lezzet durağı sayısız. Kurtuluş’ta yürürken etrafa bakındığınızda camlarda çok fazla davetkâr cümle okuyacaksınız: “Bizden profiterol aldınız mı?”, “Bugüne kadar yediğiniz tatlıları unutun”, “Böreğimizi tattınız mı” gibi örnekler adım başı karşınıza çıkacak. Kurtuluş Caddesi’nin en meşhur özelliği trafik olsa da buranın mutfağı da az meşhur değil.

Mide fesadı geçirtecek kadar alternatif var. Göreme Muhallebicisi, fazla oyalanmadan hızlıca, tatminkâr porsiyonlarıyla lezzetli kahvaltı yapabileceğiniz bir yer (Kurtuluş Caddesi, 60/B). Yürüdüğümüz bu yollar, Osmanlı döneminde İstanbul’daki en iyi ayakkabıcılara ev sahipliği yapıyordu. Artık bu işyerleri yok. Yerlerini şöyle bir sıralamaya bıraktı: Şarküteri, manav, market, telekomünikasyon dükkânı, pastane, eczane, kuyumcu.

Pastane konusunda ünü sınırları aşmış yerler var. Başka yerde şubesi olmayan Nazar Profiterol bunlardan. Porsiyonu 10 lira olan tatlıdan ne kadar yerseniz yiyin, daha çok isteyeceksiniz. Uyarayım: Başka yerde şubesi yok (Baruthane Caddesi, No: 66).

Paskalya bayramında Kurtuluş’taki pastanelerde farklı bir hareketlilik olur. Sebebi, insanların taleplerine yetişmekte dükkânların yetersiz kaldığı Paskalya Çöreği. Rekabette uzmanlık alanını Mardin ve Paskalya Çöreği ile Acıbadem kurabiyesi olarak belirleyen Arma Pastanesi (Kurtuluş Caddesi, 48/A) ve Üstün Palmie (Baruthane Caddesi, 63/A) en önemli adresler. Üstün Palmiye’de 250 gramlığını 9 liraya aldığım çörek için paskalya dönemi yaşanan efsanevi kuyruğu şöyle dinliyorum: “Üç gün boyunca aralıksız olarak paskalya çöreği çıkarıyoruz fırından.” Tadı bunu hak ediyor.

Edmondo De Amicis’in “Constantinople” kitabına kulak verelim bir de: “Diğer bir tepeye tırmandık ve kendimizi şehrin bir başka kenar mahallesi olan Aya Dimitri’de bulduk. Buradaki halkın tamamı Rum. Sakin görünüşlü ihtiyarlar, dal gibi delikanlılar, melodili konuşmalarıyla havayı dolduran saçları örgülü kadınlar, ortalıkta serbestçe dolaşan domuz ve tavuklarla oynayan kurnaz yüzlü ufak çocuklar.” Bahsedilen Aya Dimitri Kilisesi, Kurtuluş Son Durak’ta.

Burada Madam Despina var. Sözlerini Meral Okay’ın yazdığı Sezen Aksu’nun Yine mi Çiçek şarkısına kadar sızmış olan, İstanbulluların mezelerinin müdavimi olduğu bir yer (Feriköy Mahallesi, Açıkyol Sokak, No: 22). Astek de diğeri (Bozkurt Mahallesi, Bilezikçi Sokak, 13/A).

Ocakbaşı arayanları da hemen alt sokağa alalım: Adana Ocakbaşı (Bay Sungur Sokak, no: 2). Günlerden cumartesi, aylardan 11 ayın sultanı olunca, şarküteri ihtiyacının zirveye çıktığı döneme geldik demektir. Kurtuluş bu konuda dillere destan dükkânların harman olduğu yer. Uzman Mezeci Tuşba (Ergenekon Caddesi 27/A), komşusu Tadal (Ergenekon Caddesi 29/A), ve Tuana (Kurtuluş Caddesi, No: 58) mesela yıllardır şarküteri meftunlarının en önemli durakları arasında.

Bu kadar gezip yemek yedikten sonra kahve molası ve aylaklık için kökleri Osmanlı’ya dayanan mahallenin yeni yerlerinde oturabiliriz. Marika, eski havası, sakin ortamı güzel kahve ve atıştırmalıklarıyla sizi bekliyor (Seymen Sokak, No: 34). Oplevelse (Seymen Sokak, No: 42/C) ve Fill Coffee Shop (Eşref Efendi Sokak, No: 64/A). Eski Rum şarkılarını dinleyerek belki biraz yorgunluk da atarsınız: “Çek arabacı Tatavla’ya gidelim. Bizi oraya götürüp getirmek için kaç beşlik istersin. Büyükdere ve Tarabya, Tatavla ve Yeniköy. İstanbul’u güzelleştiren işte bu dört köy…” 

İtfaiyenin kurucusu burada yatıyor 
Mezarlık gezmek insana iyi gelecek bir aktivite değil kuşkusuz. Ancak Feriköy Latin Katolik Mezarlığı (Abide-i Hürriyet Caddesi, Osmanbey Metro çıkışı), bazılarına ilginç gelecek. Şöyle: İstanbul’daki Fransız okullarında okuyanların buraya gelmesi şart. Fransız okullarında eğitmenlik yapan Frere ve Soeur’ların (Papaz ve rahibe) mezarları bulunuyor. Eski eğitmenlerini anmak, mezarlarını görmek isteyenlere duyurulur. Bu mezarlıkta bir başka anmayı da İstanbul İtfaiyesi yapıyor. İstanbul itfaiyesini kuran Macar, Kont Odön Széchenyi’nin (Kont Odön Seçini) mezarı burada bulunuyor. 1922’den beri İstanbul İtfaiyesi, müzesinin de adını taşıyan ve bu kurumda 48 yılını geçiren Seçini’yi burada anıyor.

#negüzelbina: Sümer Palas

Kurtuluş Caddesi’nin tüm onca hengâmesine rağmen fark etmemek olanaksız. Sapsarı rengi, kibar balkonları ve görkemli duruşuyla hemen dikkatinizi çekecek. Karşısına geçip uzun uzun bakılası bir apartman. Yapım yılı ve mimarı hakkında bir bilgi yok maalesef.

Fatih: “Çınarlı, kubbeli mavi bir liman”ın müstesna muhiti

10 bin adımda Fatih

Yürüyecek yol çok, hızlı bir kahvaltıyla yola koyuluyoruz. Fevzipaşa Caddesi’ndeki Saray Muhallebicisi’nde kahvaltı ederken anlatıyor spor yazarı İbrahim Altınsay: “Buraya eskiden Tramvay Caddesi derlerdi. Fevzipaşa Caddesi’nde postanenin önünden 34 ve 28 numaralı Beşiktaş otobüsleri, Akdeniz Caddesi’nden de Eminönü ve Taksim dolmuşları kalkardı. Sonra da Edirnekapı ve Taksim otobüsü konuldu. Şu nedenle anlatıyorum. Fatihli muhafazakârca orta sınıf ve küçük burjuvazi hafta sonunu ve eğlence zamanını pek burada harcamazdı. Genelde Beyoğlu’na çıkardı. Özellikle cumartesi-pazar ama cumartesi daha yoğun, postanenin önü kalabalık olurdu. Herkes şık haliyle buranın dışına giderdi.”

Osmanlı’daki en kapsamlı ve gösterişli külliye olan Fatih Camii Külliyesi, 8 tane Akdeniz, 8 tane Karadeniz medresesiyle simetrik bir planı olan devasa bir kompleks. Medreselerin dıştaki dörder tanesi çok önce yıkılmış. Günümüze kalan kısımlara dikkat ediliyor ancak son dönem yapılan restorasyonlarla, cami avlusunda yeşil alan ve ağaç neredeyse kalmadı. Cami ile uyumlu dış  avlu taşları da kaldırıldı.

İstanbul’un Osmanlı Aksı
“Tramvay Caddesi deyip geçme” diyor Altınsay, “Bizans döneminde kentin ana aksı denize yakın Altın Kapı’dan başlıyor ve forumlar dizisiyle Ayasofya’ya kadar uzanıyor. İmparator’un geçtiği yol. Fetih’ten sonra Altınkapı tarafını kapatıp Yedikule haline getiriyor Fatih, mahkumları ve ganimeti koymak için. Şehrin girişi Edirnekapı oluyor. Sonra Havariyun Kilsesi’nin temelleri üzerinde son derece simetrik olarak kendi külliyesini yaptırıyor. Sonra Şehzadebaşı’ında Yeniçeri Ortaları (Kışlaları), Beyazıt’ta saltanat saray, onun arkasında Kapalıçarşı Bedestenleri ve nihayet Ayasofya… Bütün bu temel işlevlerle şehrin yeni aksı oluşuyor. Bu aksla birlikte Osmanlı şehircilikte de emperyal aşamaya geçiyor”.

Atik Sinan tarafından yapılan cami 22 Mayıs 1766’daki büyük depremde yıkılıyor. Çok azına sadık kalınarak Sultan II. Mustafa tarafından farklı bir planla 1771’de tamamlanarak tekrardan hizmete giriyor. Caminin arkasında Fatih Sultan Mehmet, eşi ve Sultan II. Bayezit’in annesi
Gülbahar’ın türbeleri var. Bir not: Osmanlı ordusunda başarılı bir seferden sonra Fatih’in türbesinin duvarlarını ele geçirilen silahlarla donatma geleneği varmış. İnsan o görüntüyü merak ediyor.

“Külliye deyip geçme” diyor yine Altınsay “Sadece ibadet yeri değil burası. Merkezde toplanma yeri olan ve avlusunda yoksulların barındığı cami var ama çevresinde Medreseler, Tabhane, Darüşşifa, Kütüphane, Muvakkithane, İmarethane, hamam vs. olan hem ilmî hem de içtimai bir merkez… Osmanlı sultanları ve paşaları bir bölgeyi imar etmek isteyince o yöreye hemen bir külliye yapıyorlar. Fatih külliyesi şu anda bu özelliğini en çok koruyanlardan”.

Altınsay “geçme” diyor ama külliyeyi oluşturan yapıların arasından gözüken komşu bir sokak lezzetiyle araya gireyim. Külliye sonrası kaçmasın. Bol kayısı marmeladı ve rulo yapılmış pandispanya, Fatih sarması olarak karşınızda. Mutlaka deneyin (Tarihi Fatih Sarmacısı, Aslanhane Sokak, No: 14/A).

Darüşşafaka’nın doğduğu yer
Çarşamba üzerinden Darüşşafaka’nın bugün Uluslararası Fatih Sultan Mehmet İmam Hatip Lisesi olan binasını ve kampüsünü geziyoruz. 1863’te Islahat Dönemi sonrası Darüşşafaka Cemiyeti kuruluyor. Cemiyet Müslüman çocuklarını devlet kademelerine özellikle posta idaresine yetiştirmek amacıyla bir okul açıyor. Daha sonra planını Ohannes Amira Balyan’ın çizdiği bu bina inşa ediliyor 1873’te. İbrahim Altınsay, buranın 100. yıl mezunu. Beşiktaş’ın da 100. yıl yönetimindeydi. “Bakalım Cumhuriyet’in 100. yılında ne yapacağım” diyerek gülüyor. Burada 8 sene yatılı, İngiliz sistemiyle okumuşlar. Okulun hemen köşesinde bir sarnıç var. Eskiden limonlukmuş, şimdi restoran olmuş. Özel davetler veriliyor.

İbrahim Altınsay, Darüşşafaka yıllarında, Saraçhane'de...
İbrahim Altınsay, Darüşşafaka yıllarında, Saraçhane’de…

“İstanbul, bir ‘ne kadar bozabilirsin’ deneyi. Ona rağmen direniyor. Özellikle Suriçi. Anılarım yaşatıyor beni burada. Yoksa bayağı ıstırap verici bu şehir…”

Okulun hemen arkasındaki Bizans döneminin açık su sarnıçlarının en büyüklerinden Yavuz Selim Çukurbostanı’nda otururken diyor bunu Altınsay. Burası artık bir park. İleride Vefa Stadı, şimdiki adıyla Karagümrük Stadı da bir diğer açık su sarnıcı. Mimar Sinan’ın en kıymetli eserlerinden birine çok yakınız şu anda: Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii.

Popüler kültürde, Mimar Sinan’ın Kanuni’nin kızı Mihrimah’a olan aşkı yüzünden gündeme gelen bir cami. Bir tane Üsküdar’da var. Mihrimah “güneş ve ay” demek. Güneş Üsküdar’dakinden doğup burada batar. Ay da Üsküdar’dan doğup buradan batar.

Altınsay buranın mimari olarak önemini şöyle açıklıyor: “Müthiş bir sadelik vardır. Yarım kubbeler yok. Tek bir kubbe, dört ayak ve dört duvar. Less is more’un (az daha çoktur) karşılığıdır. Bu caminin içerisi çok aydınlıktır. Aptullah Kuran burası için, ‘O zaman yekpare cam olsa, buranın dört tarafını yekpare cam yapardı Sinan’ derdi. Trakya’dan İstanbul’a geldiğini bu camiyi görerek anlarsın. Hâlâ da öyledir. Sanki kentin Edirnekapı girişini işaret eden, kentin önemini vurgulayan bir simge yapı. Mimar Sinan’ın bazı camilerinin bir özelliği daha var: Burada camiyi bir kat yukarıya inşa ediyor. Merdivenle çıkıp avluya geldiğin anda bütün dünyadan koparsın.”

Caminin muhteşemliğini teknik olarak da Aptullah Kuran’dan aktarayım, Mimar Sinan kitabından: “Pandantif, kubbenin yükünü, karekübün köşelerine aktaran geçiş sistemidir. Bu yüzden pandantifin en akılcı kullanış biçimi köşelerde ayaklara binen dört kemerli baldakendir. Ve yine bu nedenledir ki pandantifli yapı sisteminin en çarpıcı örneğini Sinan’ın Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii’nde görürüz, çünkü burada taşıyıcı olmayan duvarlar pencerelerle tül gibi delinip kubbeyi omuzlayan dört büyük kemer duvarların önüne taşırılarak baldaken açıkça belirtilir.”

Mimari demişken Batı etkili son dönem Osmanlı eseri Hırka-ı Şerif Camisi bir sonraki durağınız olsun. Yol üstünde lezzetli bir kebapçı var, belki uğrarsınız: Emin Usta’nın Yeri (Karabulut Sokak, No: 4).

‘Evlilik dünyası’ burada
Fatih aynı zamanda “Evlilik Dünyası” temalı bir bölge. Ana cadde boyunca, gelinlik dükkânlarının arasına kuyumcular, çeyiz alışverişi yapılabilecek dükkânlar ve buralarda gezerken yorulduğunuzda oturup soluklanacağınız; bir şeyler yiyip içeceğiniz restoranlar serpiştirilmiş. Tabii bu şaşaanın geçmişi var.

“Evlilik Osmanlı’dan beri mülk birliğidir. Mülk mülkle birleşir. Düğünler gösterişli olmalı ki herkes kendinden daha üst mülkle birleşsin. Osmanlı Fatih’e kadar çoğu kez Bizans’tan alıyor gelinleri. Ondan sonra Bizans mülkü üzerinde hak iddia ediyor. Ama Fatih, ‘kayzer’ olunca mülk bölünmesin diye başka hükümdarların kızlarıyla evlenmeyi yasaklamış. Ancak cariye alabilirsin” diyor Altınsay.

Artık Kariye Müzesi’ne de değen uzun bir yürüyüş sonunda, Kıztaşı’ndayız. Şimdi bile daha modern ve serbest havasıyla ‘yeni Fatih’ten farklı burası. Sokakları ağaçlarla gölgelenmiş hoş bir yer. Semte adını veren Kıztaşı, İstanbul’daki dört geç dönem Roma anıt sütunundan ikincisi. Üzerindeki kadın figürü yüzünden böyle anılıyor.

John Freely İstanbul’u Dolaşırken kitabında anlatıyor: “Bu sütun Evliya Çelebi tarafından bilinmesine rağmen uzun süre bir arka bahçede gözlerden uzak kaldı. 1908 yılında bir yangının çevredeki bütün evleri yok etmesiyle açığa çıkmıştır, bu tarihten beri de küçük meydan ortasında durur.”

Buraya kadar gelmişken, Kırma Tulumba Sokak’ta Horhor Çeşmesi’nin hemen ardındaki Horhor Bitpazarı’nı gezmelisiniz. Sonra Kıztaşı’ndan sağ tarafa doğru ilerleyip, Paçacı Mahmut Usta’da turu bitirme zamanı. Bunu hak ettik. İşkembe çorbası erkenden bitiyor. Kaçırırsanız üzülmeyin menü geniş. Ağzınıza layık bir lezzet mutlaka bulacaksınız (Kızanlık Caddesi, No: 16).

Yemek sonrası değişen İstanbul’u düşünüyoruz. Aramızda nesil farkı var ama fikrimiz aynı. Bu şehrin eski halini hep özleyeceğiz. “Hem içinde yaşayıp hem de o şehri özler misin” diye soruyor Altınsay.

Yaşadığımız şehir, Nâzım Hikmet’in hasretini anlattığı o şehir olmaktan uzaklaşıyor günden güne: “Çok yorgunum, beni bekleme kaptan. Seyir defterini başkası yazsın. Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman. Beni o limana çıkaramazsın…”

negüzelbina: İstanbul Belediye Sarayı

Bu bölgede görkemli Mimar Sinan eserleri arasında başınız dönebilir, ondan sonra ne yapıldı diye düşünebilirsiniz. Hayalkırıklığı yaşamayacağınız yapılar mevcut. İşte İstanbul Belediye Sarayı. Mimar Nevzat Erol’un eseri, 1953 yılında açılan ulusal yarışmada birinci seçildi ve inşa edildi. Dönemdaşı olan İstanbul’daki Hilton Oteli’yle uluslararası üslubun Türkiye’deki ilk temsilcilerindendir.

Ankara: İtibarını arayan başkent

10 bin adımda Ankara

İstanbulluların Ankara’nın sıkıcılığına ilişkin esprileri, Ankara severlerin de şehirlerinin önemini kanıtlama çabasıyla sundukları argümanlar, bir sohbette konu başkente gelince en sık karşılaştığım manzaranın parçası. Konunun önemli aktörlerinden Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek görevi bıraktığından beri bir süredir ortalarda yok. Bundan duyulan memnuniyet, Ankara tartışmalarında iki karşıt tarafı birleştiren tek nokta olarak gözüküyor.

Önyargının kırıldığı yerler
1920-1980 arası Türkiye’de mimarlık adına gelişmelerin en önemli merkezlerinden olan Ankara’ya bu dönemin hemen akabinde göreve gelip 23 yıl 7 ay başkanlık yapan siyasetçinin bıraktığı iz kolay silinir değil tabii. Bu dönemdeki izler, her icraat sonrası yaşanan tartışmayla anlaşılıyor ki, Ankara’nın imajına olumlu bir etki yapabilmiş değil. O nedenle kendimden yola çıkarak, o izlerin daha az olduğu, bir İstanbullunun kısıtlı vakit içerisinde Ankara’ya sempati duymasını sağlayabileceği yerlerden bahsedeceğim.

İstanbul’dakinin aksine müreffeh bir bölgenin adı olan Gaziosmanpaşa ve Çankaya’nın sınırları içerisinde olacağız. İsterseniz akşam saatleri de uğrayabilirsiniz ama sabah yürüyüşü olsun, kalabalıklaşmadan gelelim, Seğmenler Parkı’nda kısa bir tur atıp, parkı İran Caddesi tarafından terk ederek cadde boyunca yürüyelim. Burada büyükelçilikler, sosyetik mağazalar, lüks restoranlar ve geniş kaldırımlar göreceksiniz. Bir İstanbullu için Ankara önyargısının kırıldığı yerlerden birindesiniz artık. Ankara’nın kadim AVM’lerinden Karum önünüzde, biraz aşağısında solda Kuğulu Park’ı göreceksiniz. Burası her saat kalabalık.

Sokak satıcılarından, bir kısmını parktaki hayvanlarla paylaşmak şartıyla Ankara simidi alıp deneyin seveceksiniz, banklarda oturup nefeslenebilirsiniz. Artık Tunalı Hilmi Caddesi’ne de girmiş bulunuyorsunuz. Bolca çarşı, bolca dükkân, bolca insan sizi bekliyor. Sokak lezzetini simitle geçiştirmek istemeyene parkın yanındaki Kıtır’da kumpir önerebilirim. Tunalı Hilmi Caddesi’ndeki turumuzu tamamlayıp tekrardan Tunalı Hilmi Bey heykelinin önünden devam ediyoruz yukarıya doğru. Bu kez Arjantin Caddesi’ne de uğramayı ihmal etmiyoruz. Uzun soluklu oturmak için Abay Kunanbay Caddesi’ndeki Varuna Gezgin ya da Güniz Sokak’ın hemen başındaki Mazi Antika Cafe uğranabilecek noktalar.

Hilalin tam ortasında bir yıldız
Güniz Sokak’a gelmişken sokağın tarihimizdeki önemini düşünüp, çok değil 20 yıl kadar Türkiye’nin bu sokaktan yönetildiğini düşünerek gelinen noktaya şaşıralım beraber. Bir not, Süleyman Demirel’in evinin ölümünden sonra müze yapılması kararlaştırılmıştı ancak henüz
adım atılmamış. Ankara’ya geliş amacınız fark etmeksizin, turist de yerli de olsanız kendinizi özellikle tatil günlerinde kalabalığa kaptırdığınızda ulaşacağınız bir nokta var: Eski adıyla Rasattepe, şimdiki adıyla Anıttepe. Yani Anıtkabir. Gazi Orman Çiftliği’nde Ziraat Mühendisi Tahsin (Coşkan) Bey’e Atatürk kendisi için yapılacak mezara dair şunları söylemiş: “Dört yanı ve üstü kapalı olmasın. Açıklardan esen rüzgâr bana yurdun her yanından haber getirir gibi, kabrimin üstünde dolaşsın. Kapıya bir yazıt konulsun. Üzerine, ‘Gençliğe Söylevim’ yazılsın. Orası yol uğrağıdır. Her geçen, her zaman okusun.”

“Anıtkabir, Ankara’nın hemen hemen ortasındadır” diye rehberlere giren Rasattepe mevkii anıt mezar için seçilirken yapılan tartışmalarda en önemli argümanı Balıkesir Milletvekili Süreyya Örgeevren sunmuş. Christopher S. Wilson’ın titiz çalışması, Anıtkabir’in Ötesi, Atatürk’ün Mezar Mimarisi kitabından (Koç Üniversitesi Yayınları) aktarıyorum: “Rasattepe’nin bunlardan başka bir özelliği daha vardır ki, hayali genişçe olan her kişiyi derin bir şekilde ilgilendirir sanırım. Rasattepe bugünkü ve yarınki Ankara’nın genel görünüşüne göre bir ucu Dikmen’de öteki ucu Etlik’te olan bir hilalin tam ortasında bir yıldız gibidir. Ankara hilalin gövdesidir. Anıtkabir’in burada yapılması kabul edilirse, şöyle bir durum ortaya çıkacaktır: Türkiye’nin başkenti olan Ankara şehri kollarını açmış Atatürk’ü kucaklamış olacaktır. Atatürk’ü böylece bayrağımızdaki yarım ayın yıldızının ortasına yatırmış olacağız. Atatürk bayrağımızla sembolik olarak birleşmiş olacaktır.” O kucaklaşmayı Anıtkabir’de her gün görebilirsiniz. Eğer görmediyseniz bir görün. Unutmanız mümkün değil.

Rotterdam ile Dubai yan yana
Ankara’daki önemli yapılar ve görülecek noktalar çok fazla. Uğramanız gereken yerlerin bir kısmı birbirine yakın, bazıları da şehre dağılmış durumda. İki kaynak önerebilirim geçmişle şimdiyi kıyaslamanıza yardımcı olması için. Birincisi Goethe Enstitüsü’nün “Bir Başkentin Oluşumu, Avusturyalı, Alman ve İsviçreli Mimarların Ankara’daki İzleri” projesi (aynı adlı internet sitesi var) diğeri de Ankara sokaklarına ve şehirdeki sivil mimarinin en nadide örneklerini sunan Instagram hesabı Ankara Apartmanları. Size güzelce yoldaşlık edecekler.. Zira ben artık sokaklarına ve eski apartmanlarına bayıldığım Ankara’dan ayrılıp İstanbul’a dönüyorum.

Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra şehirde yapılan binaları ve şehirleşmeyi düşünüp, günümüzde karşı karşıya kaldığım, Rotterdam’da yer alabilecek kadar güzel örneklerine rağmen ezici çoğunluğu Dubai’yi andırırcasına “Ben buradayım” diye bağıran devasa, rüküş yapıları görünce bunun sebebi üzerine kafa yoruyorum. İşin içinden çıkamayınca aradığım cevabı Goethe’nin 1786’da İtalya Seyahati sırasında Vicenza’da düştüğü notta buluyorum. Ankara için uyarlayabilir, Türkiye’nin her noktası için söyleyebiliriz: “Burada (Andrea) Palladio’nun gerçekleştirdiği bu muazzam binaları yerinde inceleyince ve bunların insanların dar, kirli ihtiyaçları yüzünden nasıl bozulduğunu, bu binaların çoğunun nasıl yaptıranların güçlerinin üstünde olduğunu, bu şahane anıtların yüksek bir insan dehasının öteki insanların hayatına ne kadar az uyduğunu görünce insanın aklına şu geliyor: Bütün başka konularda da böyle. Çünkü eğer o insanların asıl ihtiyaçları istenirse, onların hakiki, asil bir varoluşunun mükemmelliğini hissettirmeleri sağlanmak istenirse onlardan pek az teşekkür alınır. Ama onları aldatır, masallar anlatır, gün be gün böyle devam ederek onları kötüleştirirseniz, o zaman onların adamı olursunuz. İşte bu nedenle yeni dönem bir sürü zevksiz şeyden hoşlanıyor: Bunu, dostlarımı aşağılamak için söylemiyorum, yalnızca onların böyle olduğuna ve her şeyin nasıl olsa öyle olduğuna şaşmamak gerektiği için söylüyorum.”

#negüzelbina: Pakistan Büyükelçiliği

Ankara ilk başkent olduğunda İngiltere, “Büyükelçi seviyesinde bir diplomatı Anadolu’nun ortasında bir dağ köyünde” tutmayacağını belirtmiş olsa da Almanya ve Rusya’nın öncülüğünde daha sonra Büyükelçilikler bir bir açılmış. Ve her biri mimari açıdan göz okşuyor. Pakistan Büyükelçiliği, Sedad Hakkı Eldem’in elinden çıkma, şık bir eser. 1964 doğumlu binayı İran Caddesi üzerinde görebilirsiniz.

İstiklal Caddesi: Yaşayanların havsalaları kadar dar, entrikalarının tenyaları kadar uzun

10 bin adımda İstiklal Caddesi

Birkaç yıldır yurtdışında yaşayan ya da gündelik gelişmeleri takip etmeden Türkiye’de bulunan bir insanı gözlerini bağlayıp Taksim Meydanı’nın ortasına bıraktığınızda epeyi şaşıracağı kesin. Bastığı yeri tanıyamamakla başlayıp, artık yerinde olmayan Atatürk Kültür Merkezi’nin yokluğunu hissedecek ve yerine yapılacak yeni kültür merkezinin şantiyesini görecek. Yönünü İtalyan heykeltıraş Canonica’nın yaptığı, 1928’den beri burada olan Cumhuriyet Anıtı’na çevirdiğindeyse de hemen arkasında yükselen ve sol taraftaki Aya Triada kilisesini gölgede bırakan heybetli Taksim camisiyle karşılaşacak. Tabii bu şaşkınlık onun için meydanla sınırlı kalmayacak: Bu meydana adını veren ve 1731’de I. Mahmut tarafından inşa ettirilen su dağıtımı noktasını (Taksim) geçip İstiklal Caddesi boyunca yürüdükçe önünde kuyruk olan, yeni açılmış ‘asırlık’ tatlıcılar, boş duran yapımı tartışmalı AVM’ler, zemini ve kimliği değişen cadde onu bekleyecek.

Yeşile hasret bir cadde
John Freely eşsiz kitabı İstanbul’u Dolaşırken’de Avusturyalı tarihçi Josef von Hammer’in İstiklal Caddesi için şöyle dediğini aktarıyor: “Burası yaşayanların havsalaları kadar dar, entrikalarının tenyaları kadar uzun”. Biz de bugün o uzun yolda yürüyoruz. Lezzet durakları haricinde ara sokaklara sapmadan caddede ne olup bitiyor bakacağız.

İstanbul’da Avrupalı ve Amerikalı turistlerin yerini uzunca bir süredir Arap turistler alırken caddenin dükkânları da buna göre şekillendi. İşte bu tatlıcılar, nargileciler, parfümeri dükkânlarının misafirleri genelde bu turistler. Bu durum sokak müzisyenlerine de yansıdı. Ülkesindeki şartlardan kaçıp Türkiye’ye gelen sokak müzisyenini Feyruz şarkıları çalarken, onun etrafına toplanan hemşerilerini de kimi zaman hisli kimi zaman mutlu şekilde ona eşlik ederken göreceğimiz sahne burada tüm gerçekliğiyle yaşanıyor.

Caddede yeşilin de olduğu fotoğraflar eskide kaldı. Artık sadece konsoloslukların bahçeleri, Galatasaray Lisesi ve Ağa Camii’nin avlusunda rastlayabiliyoruz yeşile. Caddede başka yeşil yok. Güneşten kaçışın yolu ya bina gölgeleri ya da kafe-restorankitapçılar. Şimdiki tavsiyeler oralardan geliyor.

İstanbul’un en büyük kilisesi
Kahvaltı için menemenci Lades ya da Karaköy’deki yerini bırakıp Tünel Meydanı’na taşınan Hasan Fehmi Özsüt’e gidebilirsiniz. Burası Karaköy’de televizyona da çıktıktan sonra oldukça popüler olmuştu. Yeni yerlerinde de aynı hizmeti sunuyorlar. Öğlen yemeği için yan masanızda mutlaka bir turiste rastlayacağınız Hayvore, çay için Hazzo Pulo, kahve içmek ve rahat vakit geçirmek için ya Asmalımescit girişindeki Şimdi kafe ya da Olivya Geçidi’ndeki festival dönemi boyunca festival tutkunlarıyla sık sık karşılaşacağınız Gölge Kahve. Buralar, Yapı Kredi Yayınları’nın görkemli kitapçısı, Türk Alman Kitabevi ve Salt Beyoğlu’ndaki Robinson Crusoe 309 kitapçısıyla beraber zevk alabileceğiniz yerler arasında. Akşamları da binanın hatırına muhteşem Çiçek Pasajı.

Olivya Geçidi’nin hemen karşısında şehrin en güzel ikililerinden birisi var: San Antuan Kilisesi ve Mısır Apartmanı. San Antuan, İstanbul’daki en büyük kilise. İlk olarak 1725 yılında bir kilise inşa edilmiş. Bu gördüğümüz, Türkiye’de harika eserler bırakmış olan İtalyan mimar Giulio Mongeri tarafından tasarlanıp 1912’de inşa edilen. Mısır Apartmanı bu yapıdan daha eski. Hovsep Aznavur’un mimarı olduğu yapı, kışlık konak olarak inşa edilmiş. İstiklâl Marşı’nı yazan Mehmet Akif Ersoy, Atatürk’ün dişçisi Sami Günzberg de buranın sakinleri arasındaymış. Günümüzde binanın içerisinde sanat galerileri ve eğlence mekânları var. O nedenle giriş serbest, girip inceleyebilirsiniz. Caddede yürürken Yunanistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu binasını gördüğünüzde cephesindeki bir detay ilk bakışta dikkatinizi çekmeyebilir. Gezi Parkı protestoları sırasında İstiklal Caddesi’nde duvarlara yazılanlar daha sonra silinmişti. Konsolosluklar o ülkenin toprağı olduğundan Yunanistan kendi toprağında iz bırakmayı tercih etmiş. Duvarlarına yazılan ifadeyi silmek yerine, beyaz boyayla yazının aynı şekilde üzerinden geçmişler. Dışişleri’nde görev almış eski kuşak diplomatlara bunu sorduğumda, Yunanistan’ın hareketini nezaketsizlik, Türkiye’nin bu konuda uyarı verip onu sildirmemesini de işini eksik yapmak olarak değerlendirdiklerini ekleyeyim.

Rehberiniz telefon uygulaması
Yenilenen Narmanlı Han’dan hiç bahsetmiyorum çünkü geçmişin izlerini silen restorasyon sonrasında ortaya çıkan manzara şehirde tartışma yarattı. Elimde Murat Belge’nin 1993’te yayımlanan kitabı İstanbul Gezi Rehberi’nin gözden geçirilmiş 2007 baskısı var. İstiklal Caddesi’nde bazı şeylerin değişmediğini gösteriyor: “Köşede gene bir pasaj ve bir zamanlar İstanbul’un en şık pastanesi Markiz’in yeri var. Tozlu camlardan içeri bakıp, bu pastaneyi süsleyen -ama nedense yalnız üç tane olan- ‘Mevsimler’in seramik tablolarından bazılarını hayal meyal görebilirsiniz. Bu yakınlarda yeniden açılması bekleniyor.” Markiz, aradan geçen sürede bir dönem açıldı, fakat eskisi gibi olmayınca rağbet görmedi ve kapandı. Anlatılan tabloları bugün önüne gittiğinizde görmeniz mümkün. Ama yeniden açılacak mı? Bilemiyoruz… Şu sıralar kimliğini aramakla meşgul olan İstiklal Caddesi’nin, o caddeden kimlerin gelip geçtiğinden bağımsız bir tarihi var ve her adımda o tarih karşınıza çıkıyor. Bunu derli toplu görebilmek için kaynaklar mevcut. Oldu da hazırlıksız yakalandınız diyelim, Beyoğlu Belediyesi’nin güzel hizmeti yardımcı olabilir: “Smart Beyoğlu”nun parçası olarak binaların girişine mavi plakalar yerleştirmişler, bu plakalar üzerindeki karekodu telefonunuza okutarak, o binayla ilgili bilgi edineceğiniz sayfaya gidebiliyor, mekân bilgisi alabiliyorsunuz. Cadde kimliğini arıyor, biz de caddeyi arşınlayan Arap turistlerin korkuyla eşlik ettikleri emsalsiz Feyruz şarkısının sözleri gibi bekliyoruz: “Korkuyorum kalbim, ya bu yabancı yerde yaşlanırsam ve memleketim beni tanıyamazsa…”

#negüzelbina: Botter Evi

II. Abdülhamit’in terzisi Botter’in 1900’lerin başında İtalyan mimar Raimondo D’aronco’ya yaptırdığı, şehirdeki en güzel Art Nouveau eserlerden biri olan bu ev şu anda kapıları kapalı şekilde öylece duruyor.

Moda: Asırlık ağaçlar, şiir dolu kaldırımlar, tek heceli kafeler

10 bin adımda Moda

Bugün sokaklarını gezerken insanın pek inanası gelmiyor ama 19. yüzyılın sonlarına doğru Moda boş bir arazi halindeymiş; fundalık ve çayırlardan oluşmaktaymış. 1877’de Moda’ya 95 İngiliz yerleşiyor, bu sayı 1906’da 149’a yükseliyor. Aralarına başka kimseyi almayan İngilizler burada kendi yaşam tarzlarını koruyarak keyifli bir hayat sürüyorlar: Yaz aylarında yatçılık, balıkçılık, deniz sporlarıyla iştigal ediyorlar, piknik yapıyorlar. Kışın da Moda İskelesi’ne inen yokuşta kızak kayıyorlar. O dönem tabii kendi mahkemeleri, avukatları, eğitim kurumları ve hastaneleri bile var. Türkiye Cumhuriyeti ilan edildikten sonra, 1940’ta 65 kişi kadar kalan koloni, sonralarda 13 kişiye kadar düşüyor.

Şimdi, Beyoğlu’nun eski Beyoğlu olmayışı, insanların artık eğlenmek için Kadıköy’ü tercih etmeye başlamasıyla beraber hızla kalabalıklaşmaya başladı Moda. Artık her işinizi yapmak için önce sıraya girmeniz gerekiyor. Bu, arabayla geldiyseniz otopark sırası, üzerinizde nakit para yoksa para çekerken bankamatik sırası, herhangi bir yerde bir şeyler yiyip içecekseniz sipariş sırası bekleyeceğiniz anlamına geliyor. Hadi işi ilerletelim, yürüyecekseniz bile sıraya gireceksiniz.

Kahvaltınızı mahallede son yıllarda ortaya çıkan ve yeni yerinde hizmet veren Munchies’de krep-pankekle yapabilir ya da Moda Caddesi’ndeki komşusu Naan’da şansınızı deneyebilirsiniz. Yiyeceğinizi yanınıza alıp Moda çay bahçesinin içecek servisinden faydalanabilirsiniz. Uyarı, güzel masaları kapmak için erken gidin. Şimdi diyeceksiniz ki, her işi sırayla yapacaksak burada işimiz ne? Ben de size kalabalığa fazla maruz kalmadan kendinizi ara sokaklara atıp sessiz noktalar bulabileceğinizi ve bu sessizlikte Moda’nın en eski sakinleriyle buluşabileceğinizi söyleyebilirim: Ağaçlar.

İstanbul’un Doğal Mirası Anıt Ağaçlar çalışmasıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi, şehirdeki kadim ağaçları kayıt altına almış. Ağaçları adres belirterek sınıflandırmış. İki ciltlik kitabı edinemezseniz www.anitagaclar.com adresinde dijital olarak görebilirsiniz.

218 yaşındaki ağaç
Moda Çay Bahçesi’nin devamındaki Ferit Tek Sokak bu konuda oldukça bereketli. Bu sokakta yürürken denize doğru bakarsanız manzarayla aranıza en küçüğü 98 en büyüğü 218 yaşında olan 28 tane Sakız Ağacı girecek. Sokakta yürürken yere bakarsanız göreceğiniz şey Nâzım Hikmet dizeleri olacak. Kadıköy’de Cemal Süreya, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Özdemir Asaf’ın yaşadığı sokaklara şiirlerinin yazılmasının devamı olarak bu yılbaşında da bu sokağa Nâzım Hikmet’in Güzel Günler Göreceğiz, En Güzel, Bugün Pazar, Ceviz Ağacı şiirlerinden dörtlükler yazıldı.

Denize sırtınızı gördüğünüzde de karşınıza devasa balkonlarıyla Moda apartmanları çıkacak. Apartmanların bir tanesinin adı Manzara. Sokağın hakkını veriyor doğrusu. Bu sokakta 40 numarada güzel bir köşk göreceksiniz, burası sokağa da adını veren ilk içişleri bakanı, eski Londra, Varşova ve Tokyo sefiri Ferit Tek’in bir dönem yaşadığı ev. Sokağı bitirip merdivenlerden indikten sonra karşınıza buranın meşhur meyhanesi Koço çıkacak. Hayır, Koço’ya değil onun altındaki bir yere gidiyoruz. Koço’nun girişinin hemen yanında üzerinde Ayazma yazan demir kapıdan geçip içeri girdikten sonra sağa döneceksiniz, birkaç basamak indikten sonra Aya Ekaterini Ayazması karşınızda. Mum yakıp dua edebilirsiniz. 

Troçki’nin evi de burada
Hemen karşıda mahallenin yenisi Kayıkhane var. Bu aralar konser programı yoğun. Hatta bilet bulabilirseniz bu akşam Ümit Besen & Pamela konserine gidebilirsiniz. İstikametimizi şu an kapalı olan Moda İskelesi’ne çevirip sahil boyu yürürsek Moda’nın en “sabit” bölgesine gelmiş oluruz. Sebebi burasının Anadolu Yakası’nda Caddebostan, Avrupa Yakası’nda da Maçka Parkı’yla aynı görevi görüyor olması: Çimlere yayılmacılık. Fenerbahçe Stadı’na doğru ilerlerken solda renkli merdivenlerin sonunda gri bir köşk göreceksiniz. Bu merdivenler sizi Şifa Sokak’a getirecek. Bu sokakta Esvapçıbaşı İlyas Bey’in evi varmış ancak daha sonra yıkılıp yerine apartman yapılmış. Bu evin önemi, Troçki’nin bir dönem burada kiracı olarak yaşaması. Sokağı yürümeye devam edelim, sol tarafımızda 12 numaralı apartmanın önünde İstanbul’da pek rastlayamayacağınız bir kaktüs göreceksiniz. Şu sıralar çiçek açmış durumda, kaçırmayın derim. İstanbul gibi betona boğulmuş şehirde bir daha ne zaman göreceğimiz belli olmayan detaylar bunlar sonuçta.

Yorulduk. Yaz mevsimindeyiz, belki havuza girmek bizi serinletebilir. Şifa Sokak’ı bitirdikten sonra sola dönünce önce Kadıköy Anadolu Lisesi, sonra Saint Joseph Lisesi’ni göreceksiniz, okulu bitirip sola dönünce okulun arazisinin içinde yer alan Club Quartier’e gidip ücreti mukabilinde havuzunu kullanabilirsiniz. Yemek yiyebileceğiniz yerler de mevcut. Küçük ve ihtişamlı beyaz çam Eski Moda Havuzu, şimdi Mehmet Ayvalıtaş Meydanı olan yere gelip turun kalanını tamamlayalım. Moda Caddesi’ne doğru yürürken karşımıza sürekli Moda’ya has tek heceli kafeler çıkacak. Hepsi kalabalık, hepsi revaçta. İşin sırrı tek heceli olmasında mı acaba? Ben, Kev, Zor, Dün, Dem, Yer vs. Benim tavsiye edeceğim yer bu kafeler haricinde Moda’nın daha yerli dükkânları olacak: Moda Caddesi üzerindeki Korkmaz Büfe’nin döneri, Kolombo Kebap’ın kebabı, zincirin ilk şubesi olan ve 1981’de açılan Kırıntı’nın büfe ürünleri…

O kadar Moda dedik, Barış Manço’dan bahsetmedik. 81300 Moda adresinde ikâmet etmiş olan sanatçının, Zeynep Kâmil Hastanesi’ni yaptıran Yusuf Kâmilpaşa’nın adını taşıyan sokağındaki evi artık müze. Kalabalığı takip ederseniz, Pape Kalfa’nın güzel eseri olan evin bahçesine çıkacaksınız zaten.

Ağabey Sokak’ta 35 numarada Pikap adında bir çiçekçi var. Çiçek alabileceğiniz gibi rica ederseniz Japonya’dan buraya kadar gelen özenle sakladıkları bonsai ağaçlarını görebilirsiniz. Buradaki örnek 1930’lu yıllarda saksıya dikilmiş bir beyaz çam. O kadar küçük haliyle o kadar ihtişamlı nasıl oluyor, şaşırabilirsiniz. Bu hafta futbol sezonu başlıyor, ezeli rekabetin centilmen bir örneğini sunarak lige bir selam sarkıtalım ve centilmenlik mesajıyla bitirelim artık. Ağabey Sokak, No:5 ve 7’deki ikiz binaların isimleri iki ezeli rakibin efsanelerinin adını taşıyor. Metin Oktay ve Büyük Fikret. Yıllardır bir arada kardeşçe yan yana duruyorlar. Bilmem anlatabildim mi?

#negüzelbina: Doktor Arif Sarıca Paşa Köşkü

Moda Caddesi üzerinde Ali Usta Dondurmacısı’ndan dondurma yemek isterseniz eğer kuyruğa girmeniz muhtemel. Kuyruktayken etrafı incelediğinizde karşı kaldırımda görkemli bir köşk göreceksiniz. Bu, 1903 yılında İtalyan bir mimar tarafından projelendirilen, ama burada birkaç köşk daha yapmış olan Pape Kalfa tarafından inşa edilmiş olan Dr. Arif Sarıca Paşa Köşkü. Birinci Dünya Savaşı sırasında iki yıldan uzun süre Ermeni Okulu olarak da hizmet verdi.

Bağdat Caddesi: Yüksek apartmanların gölgesinde, eski günlerinden uzakta

10 bin adımda Bağdat Caddesi

Bizans’a kadar dayanan tarihinde, o dönem İstanbul’u Anadolu’yla bağlayan anayollardan biri olan Bağdat Caddesi, İstanbul’un fethinden sonra daha fazla önem kazanıyor. Osmanlı ordusu, bu yolun başlangıç noktası sayılabilecek Haydar Paşa Çayırı’nda toplanıyor doğuya gideceği seferlerde. Ama ismini IV. Murad’ın uzun süre Osmanlı’nın olup daha sonra İran’ın hâkimiyetine geçen Bağdat’ı geri almak için çıktığı seferin başlangıç noktası olması ve bu seferden başarıyla dönmesine borçlu: Bağdat Yolu olarak anılmaya başlıyor. II. Abdülhamit döneminde alternatif yerleşim bölgesi arayışı sonucunda burada karar kılınmasıyla İstanbul’un elit caddelerinden biri haline geliyor. Sonrası malum zaten. Dünya metropollerindeki önemli caddelerle beraber anılan 9 kilometrelik bir yol.

Miss Kate’den Misket’e
Buraya kadarki kısım bilinmeyen bir şey değil. Devamında size bir sürprizim var. Cadde üzerindeki bir duraktan bahsedeceğim. Kimlikteki doğum tarihi 1901 olan Hüseyin Efendi, Bağdat Caddesi üzerinde şu anda Mihrimah Sultan Camisi’nin bulunduğu arazideki çınar ağacının altında derme çatma teneke bir kulübede üzüm, ekmek ve Rus malı kesme şeker satmaya başlıyor. Dönem, II. Abdülhamid’in son yılları, 1917 civarı. Yıllar içerisinde, 50 metre çapında bir daire çizecek olursak bu alanda üç kere yer değiştiriyor. En son şu an Ziraat Bankası’nın Suadiye Şubesi’nin (Bağdat Caddesi, No: 364/C) yer aldığı binanın olduğu yere geçiyor. O dönem akıllıca görülmeyen bu ticarihamle, Hüseyin Efendi’nin lakabının bu durağa verilmesine yol açıyor: Şaşkınbakkal.

Bu hikâyeyi bu kadar detaylı biliyor olmamın sebebi, “Şaşkınbakkal” Hüseyin Efendi’nin, benim öz dedem olan bir diğer bakkal İsmail Efendi’nin kardeşi olması. Bu ekibin Memet Fuat’ın başyapıtı Gölgede Kalan Yıllar anı kitabında da şöyle bir rolü var: “Misket’in bir de
sevgili Lazları vardı (Bir not: Misket, demiryollarını yapan Alman Mühendislerden birinin kızı olan Miss Kate’in adının zamanla aldığı hal). O yıllarda Erenköy’deki bakkalların çoğu birbiriyle uzak yakın akraba olan Lazlardı.

Misket önce bahçesinin Hamam Sokağı üzerindeki küçük bölümünü sebze yetiştirmesi, inek beslemesi için bu bakkallardan birine kiraya verdi. Barınacak derme çatma yerler yapmalarına da göz yumdu. Ama ilişkiler gelişir, yaşam sorunları birbirini izlerken Misket bu kalabalık Laz ailesini kendi çocukları, torunları gibi sevmeye başladı. Sağlıklarıyla, okumalarıyla ilgilendi, onlara sırasında ilaç, sırasında akıl, sırasında bedava ders verdi. Kent yaşamına alışmalarına yardımcı oldu…”

İşte o Lazlar, bizimkiler. İsmail Efendi 1971’de, kardeşi Hüseyin Efendi de 1996’da bu dünyadan göçtüler. Geriye ticari serüvenlerine takılan lakap kaldı.

Şimdi geçiş döneminde
Şimdi Bağdat Caddesi de Erenköy de o sayfiye günlerinden çıktı, şehrin kalabalık ve kentsel dönüşümün pençesinde kıvranan yerlerinden biri haline geldi. Önce o muhteşem köşkler yıkılıp yerlerine büyük balkonlu apartmanlar yapıldı, şimdi görece kabul edilebilir o apartmanlar yıkılıyor ve yerlerine balkonsuz halleri inşa ediliyor. O köşklerden birini, muhteşem kitabı Kapalı Hayat Kutusu Kadıköy Konakları’nda şöyle anlatıyor Müfit Ekdal: “Arif Hikmet Paşa, 1900’de tamamıyla ağaçlık olan araziye bir İtalyan mimara Romanya kerestesinden üç büyük salonu ve her katta dört odası bulunan binayı yaptırmış fakat burada fazla oturamadan vefat etmiştir. Köşk, 1924’te Hacı Tevfik Pazarcı Bey’e 9600 altına satılmış, aile burada uzun süre oturmuş, hatta oğlu Müfit Pazarcı bu evde doğmuş, Hıdiv Ailesi’nden Prenses Nermin’in kızı Hoşyar Hanım’la burada evlenmişti. Binanın iç tezyinatı, tavanların yüksekliği, kapıların ihtişamı küçük bir saray görüntüsü vermekte, caddeden oldukça içeride yapılmış olması ve bahçenin her zaman bakımlı bulundurulması bir asalet örneği gibi durmaktadır.”

Ethem Efendi Caddesi, numara 47’deki bu köşk olduğu gibi duruyor ancak içinde ne yazık ki hayat yok. Şu sıralar bir geçiş döneminde olan Bağdat Caddesi, yakın zamana kadar döviz karşılığı olan astronomik kira bedellerine rağmen boş dükkân bulmanın imkânsız olduğu bir yerdi.

Şimdi boş dükkan sayısı günden güne artıyor. Yine de burayı gezmeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Gidenlerin boşluğunu yenileri dolduruyor. Artık o efsane Kral ve Ben pizzacısı yok ama bu iyi pizza yemenize engel değil mesela. Bafetto’da pişman olmayacaksınız (Bağdat Caddesi, 384/B). Bir zamanlar caddede Baskin Robbins dondurmacısı vardı. Büyük olay olmuştu açılışı ve buradaki varlığı. O da yok. Şimdi iyi dondurmanın adresi hazır dondurmacıların aksine, Yaşar Usta’nın sorbesi. Küçük dondurmacıda kuyruk beklemeniz muhtemel (Bağdat Caddesi, No: 348). Bir de kıymeti bilinmeyen, zamana direnemeyenler
var. Kristal Büfe misal. Görkemli yerini İstanbul’da açılan ilk Starbucks’a kaptırınca oradan oraya yer değiştirdi. McDonald’s yokken hamburgeri burada görmüştü İstanbullular halbuki. Şimdi caddeye gelenler 367 numaradaki Kızılkayalar’ın önünde. O hamburgeri merak edenleri Kristal Büfe’nin Göztepe’de 229 numaradaki yerine alalım. Deneyin, bence beğeneceksiniz. Beğenmezseniz Çiftehavuzlar’daki J Burger’e bakarsınız bir de (Cemil Topuzlu Cad. No: 5). İstanbul’da yediğim en iyi lahmacunu size önerebilirim artık. Yakınındayız çünkü. Tütüncü Mehmet Efendi Caddesi 20 numaradaki Gaziantep Lahmacun’a bir uğrayın. Hava şartları uygun olduğunda yemenizi önereceğim dönerli pidelerine de kefilim.

Akın var sahile akın”
Bu kadar yemeğin ardından şimdi eğer barlar sokağı olarak bilinen İskele Sokak’ta yapacak daha iyi bir şeyiniz yoksa her Anadolu Yakası sakini gibi sahile inip çimlere yayılabilirsiniz. Bir zamanların şanlı Maksim Gazinosu’nun artık market olan yerinden felaket filmlerindeki market yağmalamalarına benzeyen sahnelere tanık olarak yapacağınız alışverişin ardından dilerseniz kalabalığı göze alıp plajdan denize de girebilirsiniz. Bu konuda kararlı olmanız lazım ama. Çünkü bir bakacaksınız ve göreceksiniz ki “akın var sahile akın”. Geri adım atmayın derim. Güneş etkisini kaybettikten sonra geçen vakti anlamayacak, saat gece yarısını geçecek farkına varmayacaksınız. Yaz sıcağında bir günü tamamlamanın
en güzel yollarından biri bu olmalı…

Kentsel dönüşüm çılgınlığı eskiye ait ne varsa alıp götürüyor ama daha sahile dokunabilmiş değil. Eskiden sayfiye bölgesi olan Bağdat Caddesi çevresi, bugün de aynı görevi bu şekilde yerine getiriyor işte. Tadını çıkarmak lazım.

#negüzelbina: Caddebostan Ragıp Sarıca Köşkü

Caddebostan sahilde görkemiyle insanların aklını başından alan bu köşk 1906 yılında Ragıp Sarıca tarafından August Carl Friedrich Jasmund’a yaptırılmış. 27 dönüm arazi içerisinde bulunan ve 40 bin altına mal olan bu köşkün mermerleri İtalya’dan, parkeleri Viyana’dan getirilmiş. Köşkte şu an kimse yaşamıyor. Keşke birileri yaşasa. Komşuluk müessesesine başvurarak misafir olmayı dener ve içini görme şerefine erişiriz belki.

Kuzguncuk: Gelin ve damatlar için düğün öncesi son durak

10 bin adımda Kuzguncuk

Şöyle bir sahne hayal edin. Pazar günü evinizdesiniz. Hava güzel, dışarısı kalabalık ama siz tercihinizi evinizde, bahçenizde dinlenmekten yana kullanmışsınız. En huzurlu olduğunuz anda beklenmeyen bir misafir kapınızı çalıyor. Karşınızda üzerlerinde gelinlik ve damatlık olan bir çift. Yanlarında biri daha, onun da elinde fotoğraf makinesi… Fotoğraf çekimi için bahçenizi kullanacaklar, izin istiyorlar. Şaka sanıyorsunuz değil mi? Hayır. Son yıllarda Kuzguncuk’ta havanın güneşli olduğu günler, evi güzel olan bölge halkı açısından böyle geçiyor. 

Düğünlerin yıldızı 
Avrupa’da yaşayan Museviler için Kutsal Topraklar’a varmadan önceki son durak olan, Küçük Kudüs olarak anılan, farklı dinlerin ibadethanelerinin yan yana bulunmasıyla hoşgörüyü anlatan ve bununla özdeşleşen dizileri ağırlayan bir muhit olmasının yanında, Kuzguncuk bu mahalleye dışarıdan gelen insanlar için günümüzde farklı bir anlam taşıyor: Merdivenleri, renkli evleri, ağaçlarıyla Instagram’da ve düğün fotoğraflarında çok güzel görünüyor. 

Gerçekten de öyle, bunu sokaklarda gezerken görmeniz mümkün. Kapı önlerine yazılan notlardan birkaç örnek vereyim: “Burada ticari amaçlı fotoğraf çekimi yapmak, bitki ve eşyaya müdahale etmek yasaktır”, “Bu evin önünde ve basamaklarında ticari amaçlı fotoğraf çekimi yapmak yasaktır. Bıraktığınız çöpler, kırdığınız bitkiler, atıp gittiğiniz paspaslar bizi bu uyarıyı yapmak zorunda bırakmıştır”, “Ticari amaçlı fotoğraf çekimi kesinlikle yasaktır. Aksi takdirde yasal işlem başlatılacaktır”. Son söz ise bu yazıların neye tepki olduğunu anlatıyor: “Burada fotoğraf çektirenler ayrılıyor.” Düğün sezonunun gelmesiyle, düğün fotoğrafçılığının da en yoğun icra edildiği döneme girmiş bulunuyoruz. Bundan sonra Kuzguncuk’ta renkli kapıların önleri dolup taşacak, belki uyarılar sertleşecek ama hız kesmeyecek. Düğün yapmak için de Instagram’da güzel duran bir başka mekânda yer bulmaya çalışacak çiftlerimiz. Yaz düğünlerinin yıldızı Yanık Mektep bu mahallede (Behlül Sokak, Numara 6)

Bu uyarıların olduğu sokakta, Contemporary İstanbul’da sergilense sırıtmayacak bir apartman ismi çalışması var. Dilşad Apartmanı’nın ferforjeden imal edilen künyesini fark edin (Bereketli Sokak). Hemen yanında ismiyle müsemma NeVarOrda var. Zeynep Tlabar’ın el işi cam ürünleri de Dilşad yazılı künye kadar sanatsal (Bereketli Sokak, 12A). Kuzguncuk’un ana caddesi olan İcadiye Caddesi’nde şu sıralar tadilat var. Altyapı çalışması devam ediyor, sonunda kaldırımların yenilenmesi hedefleniyor. Peşi sıra kafe, fırın, eczane, bakkal, galeri bulunan bu caddede eski esnafla beraber el değiştiren, yenilenen yerler de mevcut. 

Çekilecek yanı kalmadı 
76 yaşındaki Lütfi Çelik, 52 yıldır Kuzguncuk’ta yaşıyor, “Son iki yıldır dışarıdan mimarlar, sanatçılar geldi, burada kiralar arttı. Her gün yeni yerler açılıyor, kimisinin tuvaleti küçücük, dükkân desen oturacak yer yok. Kafe açmak bu mudur?” diyerek durumu özetliyor. 52 yıl önce eşi Nezahat Hanım’la evlendiğinde gelmiş buraya, bir daha da ayrılmamış. Bu hafta da 52’nci evlilik yıldönümleriymiş. Artık bu mahallenin çekilecek gibi olmadığını söylüyor. Bu konuşmayı Kuzguncuk’un yeni yerlerinden Vanilin Chocolate Handmade Arts isimli mekânda yapıyoruz. Çikolatası ve kahvesi güzel (İcadiye Caddesi, Dere Sokak. No: 78). Mahallenin başka çikolatacı ve tatlıcıları da mevcut. Çikolatacı Aziz Bey (İcadiye Caddesi 56/A) ve aynı caddede karşı kaldırımda numara 45’te de Kuzguncuk ÇikolataKahve var. Tatlı piyasası bu kadar hareketlenmişken son dönemde sayısı artarak karşımıza çıkan bir tatlıdan bahsedeyim. En alt katmanı öğütücüden geçirilmiş bisküvi, üzerinde bir kat krema, bir kat çikolata var, sonra rulo haline getiriliyor. Bilinmedik bir şey değil ama ortamlarda (pastanelerde) yeni. Bu tatlıyı güzel yapan yerlerden biri Dilim Pastanesi (Paşa Limanı Caddesi, No: 138). Pastanede Cemal Karataş, “Ibiza bunun adı. Ustalar buldu, 5-6 aydır bu var. En çok bu satılıyor, herhalde İspanya’dan aldılar” diye anlatıyor. İspanya kısmı sadece isim benzerliği olsa gerek. 12.5 liraya şeker komasına girmeden çikolataya doymanız mümkün. Surp Kirkor Lusaroviç Kilisesi (Çarşı Caddesi, No: 49) ve Kuzguncuk Yeni Camii’nin neredeyse aynı avluyu paylaşmalarına şaşırın, Rum Ortodoks Kilisesi Ayios Yeorgios’u (St. George) (İcadiye Caddesi, Dere Sok. No: 19) ve Bet Yaakov Sinagogu’nu pas geçmeyin. 

Marko Paşa burada 
Yorulduysanız Kuzguncuk Bostanı’na gidin sessiz sakin oturun. Ayağınız toprağa değsin, elektriğinizi atın. Ama dikkatli olun bu toprak için çok mücadele verildi, herhangi bir yeri zarar görmesin.

İnci Çayırlı Sokak’ı tırmanıp en sona geldiğinizde sağınızda bir kapı göreceksiniz. Açıksa girin içeri, burası Kuzguncuk Rum Ortodoks Kabristanı. Boğazı tepeden gören manzarası size hayatın güzelliğini, mezar taşları ölümlü dünyayı tekrar hatırlatacak. Burada tanıdık bir isim var: Markos Apostelidis. Bilinen adıyla Marko Paşa. “Dert babası” olarak bilinen, Kızılay’ın öncülü Hilali Ahmer’in kurucusu Marko Paşa’nın kabri burada. 

Yokuşu gerisin geriye inip ana caddeye çıktığımızda sağ tarafta kırmızı bir binada güzel bir kitapçı göreceğiz. Rıfat Ilgaz, Can Yücel, Nâzım Hikmet gibi Kuzguncuk ile mazisi olan devlerin anısına yaraşır bir dükkânda hizmet veren Nail Kitabevi’nde çay-kahve de içebiliyorsunuz (İcadiye Caddesi, Dere Sokak. No 32). Can Yücel’in hatırası Kuzguncuk’ta Boğaza nazır şekilde karşınıza çıkıyor. İcadiye Caddesi’ni bitirip denize doğru yürüdüğünüzde küçük, son yapılan çalışmalarla daha da küçülecek gibi duran bir park göreceksiniz. Parkın sağ tarafındaki Çınaraltı Cafe, Can Yücel’in müdavimi olduğu, içeride anısına bir köşe bulunan bir kahve. Hava güzelse kapalı mekân yerine parkta oturarak sipariş vermenizi tavsiye ederim. Malum ekonomik durum pek parlak değil, ama cebinizde paranız varsa bu zevkten mahrum kalmayın. Ramazan dolayısıyla şu aralar kapalı olsa da bayramla beraber hizmete girecek olan İsmet Baba Restaurant’a gidebilirsiniz. Sonuçta İstanbul’da her semtin ayrı güzelliği olsa da hiçbiri insanın İstanbul Boğazı’nı gördüğü andaki kadar aklını başından almıyor. Yemekler güzel olmasa da olur. 

#negüzelbina: Semtin ruhu burada

Musevi bir İstanbullu olan Arditi, 1923’te Rum mimar Simotas’tan bir bina yapmasını istiyor. Semtin ruhuna uygun, semtle iç içe geçen Simotas Binası’nın serüveni bugün Refika Birgül önderliğinde, apartmanda yer alan diğer ofislerle beraber devam ediyor.

Akaretler: Toplu konutların ilki ve en görkemlisinin eteklerinde zevkü sefa

10 bin adımda Akaretler

Neye niyet neye kısmet. Sultan Abdülaziz tarafından Aziziye Camii’ni finanse etsin diye Sarkis Balyan’a yaptırılmış, ama Abdülaziz’in tahttan indirilmesi sonrası yapımı duran caminin tek bir izi günümüze ulaşmamışken Akaretler Sıra Evleri bugün tarihimizdeki ilk toplu konutlar olarak ayakta. 

Deniz tarafından geliyorsanız Dolmabahçe Sarayı’nı, Maçka Parkı tarafından geliyorsanız da Maçka Silahhanesi’ni (İTÜ Maçka) geçtikten sonra aynı ellerin değdiği hissine kapılacağınız ve bunda yanılmayacağınız bu yapı grubu tarih boyunca önemli konuklar ağırladı. Şu anda W Otel olan kısımda, Başkanlık Suiti olan oda, bir zamanlar Saray Ressamı Fausto Zonaro’nun atölyesi ve kaldığı yerdi. 36 numarada Mustafa Kemal Atatürk’ün İstanbul’da kiracı olarak yaşadığı ve bugün Akaretler Mustafa Kemal Müzesi olan ilk evi (cumartesi-pazar kapalı), biraz ilerisinde geçen yıla kadar Beşiktaş Kulübü’nün yer aldığı plazayı, öncesinde de futbol sahası olan 56 sahasının olduğu alanı göreceksiniz. 

Öğrenciler burada Artık şaşaalı bir hayat sürüyor burada. İstanbul’un kalanı gibi değil. Günün her saati hareketli, her aktiviteye imkân sağlayan, her gün yenisi açılan mekânlar mevcut. Birkaç öneri vereyim. Kahvaltı için harika hamur işi ve doyurucu porsiyonlarıyla Quppa Caffee (Şair Nedim Caddesi, No: 8). Günün her saatinde size, yurtdışındayken görünce hayıflandığınız “Bizde de böyle yerler olsa ne güzel olur” hissini yaşatacak kitapçı-kafe Minoa (Süleyman Seba Caddesi, 52/A). Zaman zaman sıra bekletecek kadar kalabalık olsa da beklediğinize değecek lezzetteki hamburgeriyle Akali (Dibekçi Sokak, No: 11). “Burası öğrenci semti, bütün öğrenciler nerede” sorusuna cevap bulacağınız BeerHall (Süleyman Seba Caddesi, No: 46) ve tasarım ürünleriyle, kapı komşusu Nişantaşı’ndan rol çalan Slow Public (Süleyman Seba Caddesi, No: 83) o yokuşu tırmanmanıza değecek yerlerden. 

İstanbul’u yazma ve araştırmaya ömrünü adamış Bizans ve Osmanlı tarihçisi, hocaların hocası Semavi Eyice’yi kaybetmişken, onun çabasına yaraşır bir çalışma yayımlandı. O çalışma da Akaretler’de karşımıza çıkıyor. Cevdet Mehmet Kösemen ile Akaretler’de çalıştığı ofiste buluşuyoruz. Sebebi her geçen gün geçmişi silinen İstanbul’un 20. yüzyılında bu şehre bırakılan izlerin bir kısmını arşivlediği çalışmasını okuyucuya sunması. İki cilt, 1112 sayfalık kitabın adı “Kaybolan Şehir: 20. Yüzyıl İstanbul’undan El yapımı Apartman Tabelaları ve Mimari Detaylar” (Orijinali: The Disappearing City: Hand-painted Apartment Signs and Architectural Details from 20th-Century Istanbul). Libra Yayınları’nın, sipariş üzerine bastığı kitabın fiyatı el yakıyor: 2400 TL. 

‘Karışık bir canavar’ 
Yağmurlu havayı fırsat bilip her zamanki karamsarlığımla “Tam buluşacak günü bulduk, hava berbat” dediğimde, “Öyle deme tam fotoğraf havası, hem yürürken terlemeyiz de. Çok iyi” cevabını alınca onun bu kitabı nasıl bir hevesle hazırladığını anladım Mehmet Kösemen’in. Diyor ki, “Bu kitap karışık bir canavar, kendini doğuran bir şehir gibi. Altı sene sokak sokak gezdim. Başta 200 sayfalık, renkli İstanbul tabelaları kitabı gibi bir çalışma vardı kafamda. Karşılaştığım detaylar o kadar enteresandı ki başladığım noktadan farklı bir yerde bitti. Mesela Şişli’de üstünde at kafası, at nalı mozaiği olan 1960’lardan kalma bir bina var. Binayı yapan adam parayı at yarışından kazanmış. Bağlarbaşı’nda Ermeni ustaların işi olduğunu düşündüğümüz ama kaynağını kesinleştiremediğim bir sürü balık figürü var binalarda. Gezdikçe bu tarz detaylar birikmeye başladı.” 

“50-100 yıl sonra atom bombası düşmüş kadar değişmiş olacak İstanbul’un bu katman katman değerini görmek isteyen insanlar, kırıntıların kırıntılarını bu kitapta muhafaza edilmiş şekilde bulacak” derken abartmıyor. Çini ya da ebru kadar İstanbul’a özgü bir sanat olduğunu düşündüğü, İstanbul’daki gibi örneklerinin dünyada hiçbir yerde bulunmadığını söylediği İstanbul’daki apartman tabelalarından yaklaşık 4000 tanesini arşivlemiş. İmzalardan 133 sanatçı bulmuş. 

Ağırlıklı olarak bu sanatı bu topraklarda başlatan gayri Müslim zanaatkârlar var listede. “Ermeni ustalardan öğreniyorlar bu işi. Mesela Faruk Çağla, ‘Bir Yaşlı Grafikerden Anılar’da anlatıyor: ‘Ustam Artin Özboyar’dı, 1973’te Yüksek Kaldırım’da tanışmıştım, o zaman 60 yaşındaydı’ diyor. En muhteşem tabelaların bazılarında gördüğüm M. Haytayan imzası mesela beni bir ressama götürdü. 1920’lerde Eskişehir’de doğan Ermeni asıllı iki kardeş Mordiros ve Haygaz. Ünlü ressamlar ve geçinmek için Cihangir civarında tabela boyacılığı yapmışlar. 1950’de Fransız Kültür Merkezi’nde sergi açacak kadar önemli ressam oluyorlar. Daha sonra Mordiros Amerika’ya yerleşmiş, Haygaz Paris’e…” 

Şehirde yaşanan değişim her zaman tepki yaratmış aslında. 1930 yılında Akşam gazetesinden bir yazıyı aktarıyor Kösemen: “Yazıda ‘Yeni yetme zenginler apartman dikiyorlar her yere, bu apartmanlara Ayışığı, Kaplan, Aslan, Turna, Ayşe Hanım’ın Apartmanı gibi garip garip isimler koyuyorlar’ diyor. Şimdi biz dönüp bakıp ‘Aa ne kadar klasik, ne güzel ev’ diyoruz ama döneminde o evlere de bizim şu an kentsel dönüşüme duyduğumuz gibi tepki varmış. Acaba ileride bugün yapılan apartmanlara da çok sonra bizim bu eski apartmanlara beslediğimiz sevgiyle bakılacak mı? Bilmem, sanmam.” Kentsel dönüşümün hızını, “Bu kitaptaki bir sürü tabela ben daha fotoğraflarken dönüşüme kurban gitti” diye anlatıyor. 

Bitmiş aşklar müzesi 
Burada topu gazeteci-yazar Elif Key’e atıyorum. Büyüdüğü apartman yıkılırken tabelayı kurtarabilmek için çok çabalamıştı. Şöyle: “30 yıl oturduğumuz apartmanımız yıkılacakmış, bundan sonraki ev balkonsuz olacakmış. Tamam da ya kapıda apartmanın adının el yazısıyla yazıldığı pirinç levha? Kendini Cambria Italik ile yazılmış sanan Soley Apt. yazan levha? Onu da artık apartmanı yıkarlarken söküp atacaklarmış, öyle demiş müteahhitler. ‘Biz size sonra çiplisini vereceğiz’ der gibi. Bir şehrin kimliğini yok etmek tam da bu belki. O levhaları atmak. Biz attırmadık. Ama kolay olmadı. Apartmanın her dairesinin yıkılışını seyreden sokağımızdaki seyyar meyveci Named, güvenlik kamerası gibi iz sürdü, levha çöpe gitmeden koştuk aldık. N’oldu? Hiç. Apartman hâlâ yok, levhası duruyor. Bitmiş aşklar müzesinin bir parçası adeta…” Mehmet Kösemen, şehirdeki kıyımı anlatırken, ABD’yle bağlantı kuruyor son olarak: “1970’te ABD’de şu an buradakine benzer bir kentsel dönüşüm yaşanıyor. Asırlık şeyleri yıkıyorlar. Lewis Mumford bununla ilgili, ‘Yeni yapılan yerler o kadar ruhsuz ki, eskiden yapılan semtlerin en pislik yerleri bile sırf içinde insanca yaşam sürdürüldüğü için daha yaşanabilir geliyor’ diyor. Bunun günümüze uyarlanabilen bir laf olduğunu düşünüyorum.” 

Mahallemize bir de bu gözle bakmalıyız belki de, ne dersiniz? 

#negüzelbina: İnönü’nün yaşamadığı köşkü Dönemin ünlü mimarı Rüknettin Güney’in, İsmet İnönü’nün isteği üzerine inşa ettiği bu köşkte İsmet İnönü hiç yaşamadı. Oğlu Ömer İnönü, eşi Engin Hanım ile 1952’den hayatlarını kaybettikleri 2004’e kadar burada ikâmet etmiş. Uzun süre boş kalan köşkte şimdi bir ofis var.

Samatya: Dizilerin ve filmlerin yıldızı

10 bin adımda Samatya

Her gün önünden geçtiğiniz, oturup kahve içtiğiniz herhangi bir dükkân, meydanında dolandığınız ya da sokaklarında yürüdüğünüz herhangi bir muhit, günün birinde “televizyona çıkacak” ve o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Burayı merak eden insanlar gelecek, zamanla kalabalıklaşacak, gelenler arasında umduğunu bulamayanlardan tut da beğenisini anlata anlata bitiremeyenlere kadar geniş yelpazede tepkiler etrafı saracak. Değişim hep dozerle olmuyor, bazen de bu şekilde dışarıdan gelen –hafta sonu göçü- belirliyor değişimi.

Yavuz Turgul’un tercihi
Son dönemin televizyon-beyazperde yıldızı Balat. Bir önceki yıldız ise Samatya olmuştu. 1998-2001 arası Türkiye’yi kasıp kavuran, final bölümünde hayatı durduran, Şener Şen ve Türkan Şoray’ın başrollerinde olduğu İkinci Bahar dizisiyle başlayan popülaritenin geldiği nokta: Dizi biteli 17 sene oluyor, dizinin çekildiği dükkân hâlâ revaçta. Ali Haydar İkinci Bahar ve dizide onun düşmanı Vakkas’ın mekânı olarak başrolde olan Develi karşı karşıya. Birinin lezzeti köklü geçmişinin teminatı altında. Karar sizin (Gümüş Yüksük Sokak, No: 5 ve No: 6). Bir yerde şarküteri varsa oraya uğramadan olmaz, hele ki bu kadar meyhanenin arasında varlığını koruyabiliyorsa: Ali Haydar İkinci Bahar’ın kapı komşusu Namlı’nın başka yerde şubesi yok.

Bu mahallede daha sonra Türkiye’yi ekran başına bağlayan Ezel dizisinin bazı kritik sahneleri ve Yavuz Turgul’un yönetttiği Gönül Yarası da çekildi. Biraz ilerideki Safa Meyhanesi de Yavuz Turgul’un bu muhitteki bir başka mekânı oldu. Av Mevsimi filminde Cem Yılmaz’ın “Hayde gidelum” diye başlayan meyhane sahnesi burada çekilmişti. Tarihi meyhaneyi de notlarınız arasına almalısınız (İlyas Bey Caddesi, No: 169).

‘Abi beni çek’
Sabah erken saatlerde yolunuz Samatya Meydanı’na düşerse göreceğiniz manzara belli: Meyhaneler yeni güne hazırlanıyor, her şey dükkânın önünü süpürmekle başlıyor. Daha sonra masalar diziliyor, beyaz örtüler seriliyor, bardaklar ve tabaklar masaya ters konuluyor ve görüntü hazır.

Ardından mutfaktaki hazırlık hızlanıyor. Günbilir Balık Restaurant’ın önünden geçerken “Abi beni çek” cümlesini işitip içeriye giriyorum. Elimdeki fotoğraf makinesini gören restoran çalışanı Abdullah ile tanışıyoruz bu şekilde. Erken saatte mezeleri hazırlamaya başlamış. İlk olarak haydari yapmış, devamını da bir çırpıda saydı. İştahlandırıcı bir mönüydü.

Sermet Muhtar Alus, 1939’da bu semt için şu notları düşmüş: “Samatya kelimesinin eski adı Psamatia. Evvelce de kıyıda birkaç meyhanesi, kahvesi, salaş deniz hamamı vardı. Süprüntüler, kavun, karpuz kabukları içinde kulaç atanlar görülürdü.”

Atıl durumdaki Kocamustafapaşa tren istasyonunu geçip tren yolunun sahil tarafını geziyorum. Eski-yeni bir arada diyebileceğimiz bir durum pek yok burada. Eski ve daha eski var. Böyle olması bence daha güzel. Daha yeni görünenler, eskinin makyajlanmış hali. Güzel örnekler var.

Eskiyi görebileceğiniz yer İçkalpakçı sokağı. Çıkmaz sokak tam bir Instagram cenneti. Eski evler, çamaşır ipindeki çamaşırlar, eski yağ kutularındaki yetiştirilen çiçekler, duvar yazıları, koşturup duran çocuklar, gelenlere sorgulayan gözlerle bakan sokak sakinleri. Evlerin bazılarının kapısı açık, içeriye kaçamak bakışlar atıyorum, kendime soruyorum: “Elimizde fotoğraf makinesiyle buralarda dolaşırken bu evlerde oturanlar bizim hakkımızda ne düşünüyorlar acaba?” Cevapsız soruyla yürüyüşe devam ediyorum.

Sokağın bitiminde karşınıza Telis Cafe çıkacak. Burasını her gün gördüğünüz esnaftan ayıran şey, gündelik hayatın acelesinde artık yeri olmayan “ikramcı esnaf” ekolünün temsilcisi olması. Kahvaltı için ne yiyebiliriz diye sorduğunuzda, “Fırından simit alın, ben de çayı koyayım, hatta bir simit de benim için alın” deyip, geldiğinizde simidinizin yanına kendi kahvaltısında yediği peynirinden ikram eden esnaf her yerde karşınıza çıkmaz. Buranın da güzelliği bu. Levent ve Bülent kardeşlerin bir çayını için. Üst katta da güzel salon var. Keyif alacaksınız (Büyük Kuleli Sok, No: 42). Simit dedik, tarihi Merkez Pasta Fırını var. Hayatınızda yediğiniz en güzel simit olmayacak ama ortalama simitten iyi.

Kiliseyle cami yan yana
Eremya Çelebi Kömürciyan’a kulak verelim mi? 1681’den sesleniyor: “Samatya’ya doğru ilerleyince önümüze geniş ve güzel yerler çıkar. Buradan uzakça bir mahallede bulunan Büyük Bedesten’e gidip gelenler, sabah akşam güneşi karşılarında bulurlar. Samatya adını taşıyan ikinci kapı ve iskele buradadır. Burada vaktiyle birçok meyhane vardı. Samatya’da Rumların altı yedi kilisesi vardır. Bu taraflarda bin haneden fazla Ermeni bulunmaktadır. Sulu Manastır denen muhteşem Surp Kevork Kilisesi ile Balıklı Ayazması buradadır. Kilisenin yaldızlı resimleri ile mihrabı hâlâ göze çarpmaktadır. Denize nazır bahçelerle çevrili Ermeni Piskoposluk makamı önce buradaydı. Bu kilise, Hünkâr Sultan Süleyman tarafından Rumların elinden alınarak bize verilmiştir.”

Surp Kevork Kilisesi’ne girmek istediğimde, “Normalde bugün açık değil, nereden geliyorsunuz” diye sorduktan sonra uzak yerden geldiğimi öğrenen “Bana Zafer diyebilirsiniz” diyen beyefendi, “Gelin ama fotoğraf çekmeniz yasak” diyerek içeri alıyor. “Üzücü olaylar yaşandı burada son zamanlarda. Güvenlik nedeniyle böyle yapıyoruz. Siz de aile olmasanız (Eşim yanımdaydı) belki girmemenizi rica edebilirdim” diyor. Üzücü olaylar olarak andığı, Samatya’da işlenen cinayetler.

Çekincesinde haksız değil. Burası ilk Patriklik makamı. Girince içeride sizi “Babanızdan ne isterseniz o size verilecek” yazısı karşılıyor. İçeride çalışma var, ayin hazırlığı yapılıyor. Kilisenin yanında Mimar Sinan’ın bir eseri de var: Çelebi Abdullah Abdurrahman tarafından yaptırılan Abdi Çelebi Camii. 1534’te inşa edilen caminin diğer isimleri ilginç: Çilingir, Sankiyedim, Yedimiçtim.

Günlerden cumartesiyse semt pazarının ortasına düştünüz demektir. Semt pazarı yeni yerleşim yerlerinde hayatın durmasına yol açarken eski semtlerde bir sakinlik oluyor. Samatya’daki de böyle. Tezgâhlar arasında gezinmek iyi gelecek. Hiçbir şey yapmazsanız kilisenin yan sokağında tezgâh açan seyyar dönerciden döner yiyebilirsiniz. İstanbul’da hafta sonu gezmesi yaparken karşınıza çıkacak güzel sürpriz dediğimiz şey tam da bu değil mi zaten?

#negüzelbina: Surp Kevork Ermeni Kilisesi

Panaia Perivlebdos isimli Bizans manastırı üzerine inşa edilen bu yapı, altındaki ayazma ve sarnıç sebebiyle Sulu Manastır olarak anılmış. Birkaç kere yanan kilise bugünkü şeklini 1885’te almış: Mikayel ve Hovhannes Hagopyan kardeşler maddi destek vermiş, mimarlığını da Bedros Nemtze yapmış. (Marmara Caddesi, No: 47).

Çengelköy: “Bir resim gibi, ayna misali…”

10 bin adımda Çengelköy

Büyük İstanbullu, Sermet Muhtar Alus 1939’un 12 Şubat’tında Akşam gazetesinde yazmış: “Çengelköy’ünde gemi çapaları yapılırmış. Köyün çengelliğini bu sebebe atfedenler olduğu gibi, İstanbul fethinde burada gayet aykırı bir gemi demiri görülmesine isnat edenler de var… Buranın toprağı, münbitliği, fevkalâde fide ve meyva çubukları yetiştirmesiyle ün almıştı. Bağ, bahçe meraklıları dillerinden düşürmezler, yolun çapraşıklığına bakmayarak boyuna taşınıp dururlardı… Geriler sıvamaca bostan ve yemişlikti.”

Üzerinden çok zaman geçti, biz yazılan o İstanbul’u göremiyoruz. O dönem söylenen ama günümüze ulaşmayan, “Beylerbeyi’nin teşrifatı, Kuzguncuk’un haşeratı, Çengelköy’ün zerzevatı” sözündeki zerzevatın yetişmesi de eskilerde kaldı. O topraklarda siteler yükseliyor, sahil şeridi kısa süreli yeni dükkânlara, acaba tutar mı diye başlanıp aynı kötü sona uğrayan projelere ev sahipliği yapıyor. Her şeye rağmen bu kadar karamsar olmayalım. Güzel şeyler de oluyor. Bu mahallenin ruhunu bilen, onu korumaya çalışan insanlar da var.

Bu hafta, Çengelköy’ü geziyoruz. Mihmandarımız da gazeteci, akademisyen, yazar olarak tanıdığınız ama hepsinin ötesinde mahallenin neferi olarak kendini tanımlayan Artun Ünsal. Artun Hoca, Çengelköy’ün eski ruhunu bulabileceğim sokakları gezdirdi, o ruhu anlatabilecek kişileri de takdim etti.

Osmanlı’dan eski çınar
Sahil şeridinde birkaç yer söyleyeyim, öyle başlayalım. İstanbul’un en kalabalık çay bahçelerinden Çengelköy Tarihi Çınaraltı Çay Bahçesi’nde Boğaz’a sıfır konumdaki masalarda yer bulmak zor. Kalabalığın da insanı yorduğu bir gerçek. Yine de siz bir gidin görün. Görmüşken tarihi çınar ağacını da bir inceleyin. Önünde kitabesi var, tevellüdü Osmanlı İmparatorluğu’ndan eski (Çınarlı Cami Sokak, No: 4).

Ana caddede özellikle geç saatlerde popülerleşen ve burada trafik oluşturan atıştırmalık dükkanları mevcut. Midyeci Ahmet (Çengelköy Caddesi, No: 2), Çengelköy Kokoreççisi (Çengelköy Caddesi, No: 15/C) için vakit erken. Geç saat yolunuz düşerse deneyebilirsiniz.

Seval Pastanesi, mahallenin eskilerinden. Buranın mönüsünde diğer İstanbul pastanelerinde fazla rastlayamayacağınız birkaç şey var. Gelmişken kaçırmayın. Artun Ünsal’ın önerisi, aslına uygun tarifle yapılmış keşkül ve acıbadem kurabiyesi. İçeride oturun, kendinize bir acıbadem söyleyin, yerken gelen geçeni izleyin.

Seval Pastanesi’nden Kadir Pelit, dükkândaki ikinci nesil. 61 yılında, doğduğu yer Çengelköy, buradan bir adım atmamış dışarıya. “Şu an tam bir keşmekeş. Bir kafe furyası var burada, herkes yazı bekliyor, bir hareket oluyor ama kış zorlu geçiyor. Kokoreççiler, midyeciler doldurdu burayı. Kabuk değiştirdi burası. Zamanında Rumların, Ermenilerin komşuluğunu, onların kültürünü de yaşardık. Şimdi çok insan geliyor, ticarete katkısı var ama kültüre olumlu etkisi olmuyor. Ticaret olarak bakmamak lazım, biraz da zevk almak gerekiyor. Diyeceğim o ki 70-80’li yılları çok arıyoruz. 2000’den sonra artık iyice değişti mahalle. Buralarda bağlar bahçeler vardı, hepsi site oldu. Nüfus 5-10 binken, 100 bine çıktı. Nezaket yok oldu. Buranın eski nesli, 30 kuşağı diyeyim, birer birer gitti. Suphi Amca, Balıkçı Can Baba, Efe Amca, Necati Restoran’ın sahibi Necati Amca, İnci Restoran’ın sahibi Nuri Amca, Kahveci Haldun Amca, Kahveci Cevat Amca, Fırıncı İsmail Amca, arıyoruz bunları…” Kadir Pelit, herkesi amca diyerek anıyor çünkü işe 19 yaşında başlamış, 38 senedir burada çalışıyor.

Korsan çeşme
Hemen karşı kaldırımda Ekmek Teknesi Fırını (Çengelköy Caddesi, No: 26) var. Duvarında bir kabartma dikkatinizi çekecek. Fırının sahibinin genç yaşta vefat eden oğlu, hayattayken yaptırmış. B&O yazısı Baba ve Oğul. Bir göz atın derim.

Çengelköy’ün eski esnafının kapısını çalmayı ihmal etmeyin. Sürprizlere açık sohbetlerle karşılaşabilirsiniz. Mesela Terzi İsmail Köse’ye uğrayın (Hamam Arkası Sokak, 24/A), vakti varsa ona Entelektüel Selahattin’i bir sorun. Duyduğunuz hikâyeye çok şaşıracaksınız. Entelektüel Selahattin’in iki sözünü Artun Ünsal aktarıyor: “Din nedir diye soruyorlar ona, “’Din dildir’ diyor. Dil hem gönül demek hem söz demek. Bir de meşhur bir lafı vardır, ‘Ne nirvanası, ne nirvanası, ben zıvanadan çıktım’.”

Sermet Muhtar Alus, Çengelköy’ü anlatırken şunları da not düşmüş: “Semtin kodamanları da şunlar: Kara Sultan Vahideddin, II. Abdülhamit’in kaynatası miralay Çerkez Elbus Bey… Kara’nın (Vahideddin’in) köşkü evvelce Köçeoğlu Agop Efendi’ninmiş. Abdülmecid (1839-1861) bir iki kere kudum buyurunca (onurlandırınca) naçizane hediye edivermiş!” Vahdettin Köşkü, Cumhurbaşkanlığı’nın kullanımı için tartışmalı bir projeyle yenilendi (Çengelköy Mahallesi, Şehitler Yolu Sok.).

Artun Ünsal, mahallenin eski ruhunu görebileceğimiz kısma götürüyor beni. Gezerken gördüğümüz görkemli ağaçlardan bahsediyor, “Bak işte bunlar çağdaş ağaçlar, bunların aşağıda sahilde de olması lazım ama yok işte. Ya kesmişler ya kurutmuşlar…”

Kalantor Sokak’tan yürüyüp, Ulvi Sokak ve Çengelköy Çeşme Sokak’ın bulunduğu kısım Yenimahalle diye anılan Rum mahallesi. Artun Hoca, “Mahalle dedikleri yer burası işte” diyor. “Bir anda insanın ruhu değişiyor. Geldiğin kafeden sonra buraya bak, ne kadar başka. Ses yok.”

Huzur kaplıyor içinizi. Kalantor sokak ile Ulvi Sokak’ın kesişiminde yeşillikler içinde bir bahçe göreceksiniz. Duvarının üzerinden bahçeye bir göz gezdirin. Şaşırtıcı bir manzara dikkatinizi çekecek. Bahçede bir çeşme var, eski tip, ama o kadar da eski değil. Kullanılan malzeme de mermer değil. Aslına uygun, replika bir çeşme yapılmış, ahşaptan. Artun Ünsal’ın deyimiyle “Korsan çeşme!” İlginç değil mi?

İlerliyoruz, “Çengelköy’ün ruhu” diyerek Artun Ünsal beni Mustafa Gürsu ile tanıştırıyor. Yılmazlar Botanik Kalantor Sokak 28 numarada. Gürsu da 60 yaşında, doğma büyüme buralı. Baba işini sürdürüyorlar. İki yıldır bıkkınlık hissediyor Çengelköy’de: “2000’lerde Çengelköy merkeze inince birçok insanı tanırdık. Daha öncesinde herkes herkesi tanırdı, dışarıdan gelenler hemen fark edilirdi. Artık böyle değil. Kalabalıktan şikâyetçi değiliz. Dışarıdan gelen insanların kalabalığından rahatsızız. Çengelköylüsün mesela, bir yerde oturacaksın, oturacak ya da yürüyecek yer bulamıyorsunuz. İğne atsan yere düşmüyor. Çok garip.”

Kentin aynası
Artun Hoca sahildeki kalabalığı ve gelinen noktayı şöyle özetliyor, “Bana göre durum şu: Boğaz lokantası olsa kişi başı 200 liradan aşağı çıkamazsın. Bu kokoreççiler, midyeciler Boğaz lokantası değil. Kişi başına 15-20 liraya karın doyurabiliyorsun. Ulaşım da arabayla nispeten kolay. Herkes arabayla geliyor. Yeşil alanlar daralıyor, park yeri oluyor. Çocuk parkı yok artık burada.”

Mustafa Gürsu devam ediyor: “Çengelköy’de ne var da insanlar dışarıdan bunu görmeye geliyor anlamış değilim. Bir şey vermeli insana gittiği yer. Hani bir tarihi bir dokusu vardır. Ne bileyim keşfedilmemiş bir şeyi vardır. Çengelköy’de işletmeci de yoktur. Ne peynirci kaldı, ne manavı kaldı, hiçbir şeyi kalmadı. Çengelköy börekçisi bile dışarıdan gelme. Öyle bir börekçi yok.”

Ama buranın bir geçmişi var işte. Gugas V. İnciciyan, 1758’de İstanbul’da doğmuş, Ermeni Mıkhitharist tarikatına mensup tarihçi ve coğrafyacı. İlk olarak 1791’de yayımlanan Boğaziçi Sayfiyeleri kitabında (Alfa Yayınları, 2018) Çengelköy’ü ne güzel anlatmış. Bundan sonra gidip görmemek olmaz:

“Bir zamanlar tutulmazdı burası
Poyraz olmaz diye
“Kule bahçesi” ile “Havuz Başı”
Sağda ve solda sevdirdi burayı herkese.
Boğaz içinde her iki yanı
En güzel gören yalnız burası
Seyreder her an o büyük kenti
Bir resim gibi, ayna misali.”

#negüzelbina: Buraya kadar gelmişken…

Çengelköy’e kadar gelmişken azıcık ileride muhteşem bir yalı görebilirsiniz. Vaniköy Caddesi, No: 76’da görebileceğiniz Mahmud Nedim Paşa Yalısı, Viyana Sefiri Mahmud Nedim Paşa tarafından Prag ve Viyana’daki binalardan etkilenerek 1850’de yaptırılmış. Uzun süre bakımsız kalmış ve kaderine terkedilmişti. Şu anda hakkını veren bir ailenin elinde.